Bu haber kez okundu.

Öğretmenliği ve Öğretmen Sorunlarını Anlatan Çok Güzel Bir Yazı

    Böyle yazmış internette oldukça fazla tıklanan bir site. Doğru da demiş. Çok da fazla açıklama gereği hissetmemiş, bence iyi de yapmış. Çünkü biliyoruz ki… Hadi kendi adıma konuşayım, çünkü biliyorum ki; yıllar bana öğretti ki, ne kadar iyi niyetli olursa olsun öğretmen olmayan kimselere tam anlamıyla kendimizi anlatmamız neredeyse imkânsız.

    Çok güzel yazılar okuyorum, daha çok sosyal paylaşım sitelerinde. Öğrenci sayısından, vicdani yükümlülüğümüzden, çocuk psikolojisinden, sistemin ve dolayısıyla gündemin getirdiği sıkıntılardan bahseden. Ne yazık ki kendimiz yazıp kendimiz okuyoruz bunları. Kendimize acıyor ya da kendimizle gurur duyuyoruz belki.

     Ağızlara düşmüş “yarım gün çalışıyorsunuz” tanımlamasını çürütmek gibi bir iddiam ve hatta niyetim yok. O “yarım gün”e sığdırdığımız her şey ise... Bunları da saymayacağım. Ama şunu bilin ki ipekten kozalar yapıyoruz biz, içinde dünyanın en güzel kelebeklerinin olgunlaştığı.

      Genellikle teneffüste görüştüğümüz veliler, onca gürültünün ve curcunanın ardından okula veda edip ayrılırken acıyan gözlerle bakıp dillendirmeden edemezler: “Nasıl dayanıyorsunuz hocam bu gürültüye?” Biz de anlamlı anlamlı sırıtırız. “Uzaylı olduğumuz için” demek geçer içimizden. “Gördükleriniz, duyduklarınız buzdağının tepesidir aslında. Nasıl mı dayanıyoruz? Vaktiniz varsa buyurun bu gün birlikte dayanalım” da diyebiliriz ama yanlış anlaşılmak hep korkutmuştur bizi. “Alıştık artık, duymuyoruz bile,” demeyi tercih ederiz.

        Aynı zamanda öğrenci velisiyizdir çoğumuz. Bir başka okulun kapısından veli olarak girer, çocuğumuzun öğretmeniyle görüşürken idealize ettiğimiz velinin kimliğine bürünüveririz birden. Etrafımızda o tanıdık olduğumuz legal anarşi yaşanırken, karşımızdaki uzaylının, yarım gün boyunca çocuğumuzla geçirdiği özel anların sırrına vakıf olmaya çalışırız. Kendisine bu derece aşkla bağlanan evladımıza nasıl bir büyü yapmış olduğunu merak ederiz. Çaktırmadan örnek alır, bize emanet edilen yavruları da aynı aşkla, aynı sevdayla kendimize bağlamaya, kalıcı hayranlıklar uyandırmaya çalışırız. Öğrencilerimiz de tıpkı kendi çocuğumuzun öğretmenine duyduğu koşulsuz sevgi gibi bizi sevsin isteriz. Çünkü biliriz ki elimizdeki hamurun çatlamadan, kırılmadan şekil alması için sevgiyle yoğrulması, aşkla pişirilmesi gerekir…

       Aşkın, sevdanın çok da hükmünün geçmediği bir alandan söz edeceğim şimdi. Rakamlardan. Rakamlar; eğitim öğretimin vazgeçilemeyen bir parçasıdır elbette. Hayatımızın olmazsa olmazlarındandır. Yaşamın soyutlanmış biçimini sembolize ederler. Pozitiftir, kesin sonuçları verir, yorum kabul etmezler. Bunları size anlatmanın, tereciye tere satmak demek olduğunu biliyorum. Ama rakamların hayatımızı bu derece etkilediği bir dünyada onlara kayıtsız kalamayıp belki de isyan edenlerden olduğum için, isyanımı haykıramamaktan rahatsız olduğum için söylemeden edemiyorum. Evet, hayatımızı rakamların yönetmesinden son derece hoşnutsuzum. Sıralamaların, hizmet puanların, normların, bilmem kaç numaralı yönetmeliklerin, dolu kadroların, boş vermişliklerin çocuklarımızın mutluluklarının önüne geçmesine karşıyım. Öğretmeninin hizmet puanının bir başka öğretmenden az olduğu için kendilerinden ayrılmak zorunda kaldığını, sınıfının elinden alındığını anlamayan çocuğuma tüm bunları mantıklı bir çerçeveye oturtup anlatamadığım için çaresizim. Onun günde en az üç posta ağlamasına sadece bakakaldığım için üzgünüm. Ve öğretmenle öğrencisi arasındaki o ipekten bağı rakamların keskin makasıyla hoyratça kesen herkese çok kızgınım…


Nazlı Kaya Kökyay


BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber