Bu haber kez okundu.

İsimsiz kahramanlar- Öğretmenler

Herkesin hayatına dokunan ve iz bırakan isimsiz kahramanlardır onlar. Vefaları, gayretleri ve olağanüstü çabaları bilinmese de sevgilerini her daim veren öğretmenlerimizdir o isimsiz kahramanlar. Onca olumsuz şartların var olmasına rağmen çocuklardan, sınıflardan vazgeçmeyen fedakar öğretmenlerimiz...

Cephede savaşan kahramanlarımızın destansı hikayelerini duymuşuzdur hepimiz. Peki siz hiç öğretmenlerimizin cehalet cephesinde verdikleri savaş hikayelerini duydunuz mu? Öğretmenlerimize olan vefa borcumuzu bir nebze olsun karşılamasını umduğum bu yazı eğitim ordusu içinde yer alan isimsiz kahramanların gerçek hikayeleridir.

Kayıp düşler sokağı

Kayıp düşler sokağının sakinleri yaşıtları gibi oyun oynamak, hayaller kurmak yerine çok küçük yaşlardan itibaren çalışmak zorundaydı. Sıcak aile ortamında yeni alınan bir oyuncağın sevincini ve heyecanını hiç yaşamamışlardı. Zaten ne oyuncakları vardı ne de onlarla oynarken düşlerini kuracakları masalları. Kışın en soğuk günlerinde, kar dışında hiçbir şey sevgi ile sarmamıştı onları.

Sessiz çığlıkların arasında kaybolan imdat arayışlarını bilir misiniz? İçten içe, “Beni duyan, anlayan yok mu?” dercesine. Para değildi istedikleri. Sıcacık bir gülümseme, biraz ilgi, anlayış ve sevgi dolu bir dokunuştu her dertlerine çare olacak. Kim verebilirdi bunları? Kim sevebilirdi onları? Kim duyabilirdi çığlıklarını, yalvarışlarını? Elbette ki aileleri sevebilirdi onları, okşardı saçlarını, ninniler söyler masallar anlatırdı sıcacık rüyalara dalmaları için. Peki ya bunlar yoksa?

Aç ve susuz yaşayamadığı gibi bir insan sevgisiz de yaşayamaz, solar yok olur. Oysa tutunmak ister hayata sıkı sıkıya, o küçük bedenler. Ailede bulamadığı sevgiyi yanlış adreslerde ararlar. Sokaklarda...

Tokat’ın Erbaa İlçesi’nde yaşayan ama yaşadıklarının farkında bile olunmayan, çığlıkları duyulmayan 15 çocuğun hikayesidir bu. Sokaklarda yitip giden, kurtuluşu madde bağımlılığında arayan, arkadaşları ile oynarken, “Yoruldun, terledin hasta olacaksın, hadi eve gel” diye seslenen şefkat dolu bir anne sesine hasret, her geçen gün hayat ışıkları biraz daha sönmeye yüz tutmuş, yüreklerine değecek sevgi dolu bir dokunuş bekleyen 15 çocuk...

Yüzyıllar öncesinden gelen bir Yunus sesi “Ben gelmedim da’vi için benim işim sevi için. Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim” der, sevgiden mahrum gönüllerin bam teline dokunmak istercesine.

O kahramanlar da duydu yüreklerinde bu sesi ve uzattılar sevgi dolu ellerini belki bir çare olur diye. Tokat, Erbaa Rehberlik Araştırma Merkezi’nin iyi yürekli kahramanlarıydı onlar. “Biz buradayız” dediler ve kimsesiz çocukların kimsesi oldular. Gönüllere dokunmayan testlerle uğraşmak yerine seminerler, gençlik şölenleri, spor turnuvaları, tiyatro gösterileri düzenlediler, ev ziyaretlerine ve pikniklere gittiler. Sevgi tohumları ile girdiler sevgisizlikten kurumuş gönüllere. Tohumlar hayat buldu, filizlendi ve güller açmaya başladı sevgiye hasret yüreklerde.

İşte her şey bu kadar kolaydı. Gerekli olan tek şey sevgiydi. Çığlıkları duyulmuştu, gönülleri okşanmıştı öğretmenlerin sevgi dolu dokunuşları ile. Sokaklar artık çok soğuktu küçücük 15 beden için ve sığınmadılar bir daha sokakların soğuk kucağına.

Kahramanlık hikayesinin aktörleri çok alçak gönüllüydü yaptıkları işleri anlatırken. “Biz büyük düşler ekibi olarak yaşlarından çok daha büyük yüklerin altında ezilen bu çocukların travmalarından uzaklaşmalarını sağlayarak bir manada yüklerini yere bırakarak nefes almalarına yardımcı olduk...” Oysa ne kadar mühimdi insanoğlu için nefes almak. Alamadığımız bir nefes değil miydi bizi hayattan koparan?

Kıvılcım

Kurtuluş... Ne anlamlı bir sözdür esaret altında olan, özgürlüğü kısıtlanan gönüller için. Ateş böceğinin vuslat arzusu değil midir onu alevler etrafında pervane yapan? Oysa kurtuluş sandığı alev değil midir onu yakan?

Yozgat’ın Sarıkaya İlçesi’ne bağlı Kadıgüllü Köyü’nün kızları için okumak yoktu. Çünkü evlilikti onlar için kurtuluşun adı bekli de yok oluşun. Okula gitmekten daha kıymetli şeyler vardı bu köyde, erkekler için Almanya’da yaşayan bir akraba ya da tanıdığın yanına gidip işçi olmak. Kızlar için de bir Almancıya gelin olmak gibi. Bu sayede hayatları kurtuluyordu.

Kadıgüllü köyünde 1959-2007 yılları arasında sadece bir kardelen çiçeği güneşle buluşmuş ve ortaöğretimi tamamlamıştı. Diğerleri ise bu hayalden kilometrelerce uzak... Kader deyip geçmeli miydi yoksa makus talihleri değiştirmek için bir adım mı atılmaydı? Bir yürek gerekliydi, cesur bir yürek...

Köyün tek okulu vardı: Kadıgüllü İlköğretim Okulu. Ve günlerden bir gün o cesur yürek, müdür olarak bu okula atandı. Yapacaklarına gönülden inanmıştı. Tek ihtiyacı olan diğerlerinin de inanmasıydı. Öğretmenler ve aileler inanmalıydı ki ona, cesur yüreklerin sayısı artsın. İlk olarak öğretmenleri ile gönüllü bir ekip kurdu ve anne baba ayrımı yapmaksızın bütün velilere eğitim verdi. Sadece bununla yetinmedi eğitimlerin hayat bulması için velilere görevler verdi. Taşın altına ellerini koymalarını istedi. Ya taş kalkacak ya da taş galip gelecekti. Oysaki hikayelerde hep cesur yürekler kazanırdı, o da kazanmalıydı, Kadıgüllü Köyü kazanmalıydı. Sanki Hazreti Mevlana kulağına “Herşey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme. İşte orası kaderinin değişeceği noktadır” diye fısıldamışçasına vazgeçmedi...

Her öğrenci önemliydi özellikle kız çocukları bir başka değerliydi. Çünkü geleceğin çocuklarını onlar yetiştirecekti. Öğrencilerle tek tek ilgilenmesi için öğretmenleri görevlendirmedi, gönüllendirdi. Toplantılar, seminerler düzenledi bıkmadan, yılmadan. Günlerden bir gün katıldıkları bir şiir yarışmasında zafer ilk tomurcuklarını verdi ve ilçe birincisi oldular. Bu, okulun tarihindeki ilk önemli başarıydı, yükselecek olan alevlerin ilk kıvılcımıydı. Artık hayal yoktu, gerçekler vardı, gerçek başarılar. İnançları daha da arttı. Yeni başarılara imza atmak artık zor değildi, çünkü inanmış, tek yürek olmuşlardı. Bu kocaman yürek, kabına sığmadı ve taştı. Taştıkça yeni başarıları beraberinde getirdi. İlçenin ilk beyaz bayrak belgesi onlarındı artık. Yetmedi, ilçede “Mavi Gök Yeşil Yaprak” belgesini almaya hak kazanan tek okul oldular. Hayalleri sönenler de vardı elbette. Kimdi onlar? Köyün kızlarını gelin yapmaya hazırlanan Almancı ailelerdi elbette. Çünkü evlendirilme sırası bekleyen tüm kız çocukları artık okullu olmuşlardı.

Başarının tadına varılmıştı bir kere ve artık dönüş yoktu. Okulda kurslar açıldı, öğrencilere daha iyisini nasıl sunarız çabası içerisinde tüm öğretmenler seferber oldu. Üç yıl süren ve bıkıp usanmadan devam eden bu hummalı çalışmalar meyvesini en cömert haliyle verdi. 49 yılda sadece bir kız çocuğunun ortaöğretime devam ettiği köyde 2007-2008 eğitim öğretim yılında 3, 2008-2009 eğitim öğretim yılında 4 ve 2009-2010 eğitim öğretim yılında 9 kız çocuğunun ortaöğretime devamı sağlandı. Zaten köydeki kız çocuklarının sayısı da buydu. Akademik başarı ise o kadar artmıştı ki ilçenin son 10 okulu arasında yer alan bu okul, geçen 3 yıl zarfında ilçe birincisi oldu. Düşünebiliyor musunuz, bir ilçenin en başarılı ilköğretim okulu bir köy okulu. Başarının, zaferin adı artık Kadıgüllü İlköğretim Okuluydu.

Kalplerdeki cevherin üzerini örten tozu rüzgar misali kaldıran, inançlı, azimli ve her şeyden öte sevgi dolu, adı sanı duyulmayan, sadece kalplerde yaşamanın hazzıyla kendini öğrencilere adayan Kadıgüllü İlköğretim okulu müdürü, yani o cesur yürek, kıvılcımı çakmış ve ateşi yakmıştı artık. Gerekli olan tek şey ateşi hiç söndürmeyecek başka cesur yüreklerin göreve kaldığı yerden devam etmesiydi.

İyilik sandığı

Kıymetli ise bir şey, değerlidir deriz, kıymetsiz ise değersiz der bakıp geçeriz. İnsanı insan yapan belki de en önemli unsurdur değerler. Bilim ve teknoloji ne kadar ilerlese de değerler asla önemini yitirmeden meydan okurcasına dimdik ayakta durur, ta ki insanlar onu alt edip kıymetsizleştirene kadar. Tıpkı Elazığ Necip Fazıl Kısakürek Anadolu Lisesi’nde olduğu gibi...

Değerler bu okulda öğrencilerin elinde her geçen gün yaşam enerjisini, ışığını kaybediyordu. Yolumuzu aydınlatan değerler ışıklarını yitirdiklerinde ise elde kalan bir avuç karanlıktır. Oysa hiçbir eğitim yuvasında karanlığa yer yoktu. Kaybedecek zaman da yoktu ve öğretmenler harekete geçerek aralarında bir değerler ekibi kurdular. Karanlığa meydan okurcasına çalışmaya başladılar. Çünkü birçok değer vardı öğretmeleri gereken. Fakat içlerinde biri en kıymetlisiydi. İyi misin sorusuna gerçek bir cevap vermeleri için öğrencilerinin, iyilik yapmayı öğretmeliydiler onlara... Bir fikir attılar ortaya, öğrencilerden de yaptıkları iyilikleri atmalarını istediler ‘İyilik Sandığına’.

Artık okul koridorunda bir iyilik sandığı vardı. Tek sorun içine atılacak iyiliğin olup olmadığıydı. İlk başta garip geldi bu fikir öğrencilere. Kendilerinden istenen sandığa para atmaları değildi, o halde kutuyu doldurmak zor olmasa diye düşündüler. Sonra gerçekten düşündüler uzun uzun. İyi misin sorusuna hemen cevap veremiyorlardı. Ceplerini yokladılar bir iyiliğim var mı acaba diye. Ceplerin boş olması boyunlarını büktüğü anda farkına vardılar. Sonra ne mi oldu? İyilik sardı gönülleri ve iyilik sandığı dolup taşmaya başladı. Öğrenciler her gün yaptıkları bir iyiliği kağıda yazarak okul koridorunda yer alan sandıklara attılar. Sandıklar her ay açıldı ve en dikkat çekici olan seçildi, ödüllendirildi. Zamanla yapılan iyilikler sandık dışına taştı ve Elazığ’da ki diğer okulları da harekete geçirdi. Küçük bir sandıkla çıkılan yol 77 panelistin katılımıyla gerçekleştirilen I. Ulusal İyilik Sempozyumu ile geniş kitlelere sesini duyurdu. Kimse bu kadar büyük bir başarı beklemiyordu ta ki bir öğrencinin “Sen iyilik sandığına yaptığın bir iyiliği attın mı?” sorusuna verdiği cevabını duyana dek... Biraz mahçup, biraz da hüzünlü o ses “Hayır” demişti. Çünkü O “Yaptığın iyiliği anlatmanın doğru bir şey olmadığını düşünüyorum” diyebilecek kadar erdemli ve iyi yürekliydiydi...

Sevgi yolu

Yeşil yol... Bu isim sizlere tanıdık gelmiş olabilir. Bir filme de adını veren bu yol, idamlık mahkumların infaza götürüldükleri yoldur. Ben ise size sevgi yolu hikayesini anlatacağım sonu sevgiye, umuda giden...

Otizm hastalığı, sosyal ve iletişim becerilerinin oluşmasını etkileyen bir gelişim bozukluğudur. Genellikle yaşamın ilk iki yılında ortaya çıkar ve bu çocukların büyük bir kısmında farklı seviyelerde zeka geriliği görülür. Bu nedenle çevrelerindeki dünyayı algılamakta zorluk çekerler.

Gözlerinizi kısa bir süreliğine kapatın ve düşünün: Ya dünyaya gelirken bu kadar şanslı olmasaydım diye. Düşünün ki otizm hastasısınız... Neydi bizi onlardan ayıran, farklı kılan? Şans mı, kader mi… Peki bize sunulan şans onların kadersizliğine bir umut ışığı sunamaz mı? Yoksa görmezden mi gelmeliydik onları.

Tekirdağ ili Çorlu İlçesi Atakent İlköğretim Okulu Otistik çocukların da eğitim gördüğü ama onların tam olarak görülmediği bir okuldu. Ta ki onlara bir umut ışığı olmayı yürekten arzulayan öğretmenlerin gayretli çırpınışlarına kadar. Çünkü bu okulda eğitim gören otistik çocukların ders dışı alanda psikomotor becerilerinin ve sosyal uyumunun arttırılmasına yönelik yapılacak etkinlikler için uygun kapalı bir alan yoktu. Belki de vardı. Evet, gözden kaçan bir yer vardı, okulun pek kullanılmayan bodrumu ve geniş koridoru. Kim düşünebilirdi ki bodrumda otistik öğrenciler için bir umut ışığının doğacağını ve o koridorun bir sevgi yoluna dönüşeceğini Mine ve Kevser öğretmen dışında.

Büyük hayalleri vardı ve bu iki kahraman vakit kaybetmeden işe koyuldu. Mine öğretmen, zemin katın otistik öğrencilerin sosyal, iletişimsel, psikomotor ve bilişsel becerilerine hitap edecek düzenlemelerle resmedilmesini üstlendi ve mekanda ‘zaman’ kavramını vermek için resimler film şeridi şeklinde tasarlandı. Yere boyanacak yol da bu temayı destekleyecek şekilde yapıldı. Diğer kahraman Kevser öğretmen zaman kavramını güçlendirecek metinleri duvarın uygun yerlerine yerleştirdi. Okul aile birliği de bu çırpınışlar karşısında kayıtsız kalmadı ve gerekli malzemelerin temin edilmesini sağladı. Ne de olsa büyük umutlarla dünyaya getirdikleri biricik çocukları eğitim görecekti orada.

Hayaller bodrum katındaki bir koridora sığmayacak kadar büyüktü aslında. İmkanlar ise kısıtlıydı. Düşünmek problem çözmenin yarısıdır dercesine düşündüler ve sonra kullanılmayan soyunma odası dikkatlerini çekti. Bir umut ışığı da oradan yükselmeli dediler ve kullanılmayan soyunma odasını yeniden dizayn ederek öğrenciler için güzel bir mekan oluşturdular. Burada onları hayallere sürükleyen masallar okundu, şarkılar söylendi, oyunlar oynandı. Kullanılmayan bu oda umut ışığı oldu çocuklara, çocuklarda odaya hayat veren birer nefes...

Bunca emek, bunca çaba boşa değildi elbet. Artık yalnız değillerdi, görülüyor ve kendileri için çırpınan yürekleri görüyorlardı. Yaptıklarınız bizim için çok değerli dercesine her geçen gün güzel gelişmeler kaydediyorlardı. Göz kontağı kurma süreleri ile dinleme ve dikkat süreleri arttı. Saldırgan davranışları ise azaldı ve arkadaş edinme becerileri gelişti. Bizim için basit gibi görünen bu davranışlar onlar için çok önemliydi. Mutluydular ve mutlulukları bodrum katına sığmadı taştı, okullarını ve ailelerini de sardı...

Her şey ne kadar güzel değil mi? Ama hepsinden de güzel olanı diğer öğrencilerin yanında öteki değillerdi artık...

Hamza AYDOĞDU

Hürriyet




BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber