Bu haber kez okundu.

X Kuşağının Ebeveynlik Sorunu

 

Ev anahtarlarımızı kolye gibi boynumuzda taşırdık, okuldan eve yalnız başımıza yürürdük ve ebeveynlerimiz henüz işten gelmemişken eve girip tek başımıza otururduk. Boş gazoz şişelerinin karşılığında aldığımız bozuk paralarla balonlu sakızlar almak için en yoğun saatlerde bile en işlek caddelerde ve kavşaklarda yürürdük.
Oyun alanlarımız inşaat sahaları, arsalar, toprak yığınları ya da eve götürmek için topladığımız yılanlar ve kaplumbağalarla dolu su kenarlarıydı. Ağaçlara tırmandık, üstümüzü başımızı çamur içinde bıraktık, komşularımızın arka bahçelerindeki çitlerin üzerinden tırmanıp atladık. Bütün tatil günlerimizi ayak tabanlarımız kömür gibi kararana, ayak parmaklarımız leş gibi olana kadar çıplak ayaklarla geçirdik. Kaykaylar, patenler ve bisikletler belirlerdi sınırlarımızı. Ebeveynlerimize birlikte binmeyi teklif etsek bizimle neredeyse dalga geçerlerdi. Gazetelerini okumakla, televizyondaki programlarını seyretmekle ya da komşularla balkonda bir şeyler içmekle fazla meşgullerdi.
Hava kararır kararmaz gelmemiz söylenirdi bize, bir saniye bile gecikmemeliydik.
Biz geç yaşta çocuk sahibi olduk. Belki de fazla geç. Huysuz ve uykusuz 40 yaş civarında anneler olarak klorsuz, doğada çözünen bebek bezleriyle çocuklarımızın altını değiştirirken Kaşif Dora gözlerimizin önünde “hormon dolu” bir ergene dönüşüyor. Çocuk sahibi olmak için bunca zaman beklemekten pişman olmadığımızı söylüyoruz, çünkü “önce kariyerlerimizde bir yerlere gelmeliydik” ve “yeterince para biriktirmek istedik”. Oysa hepimiz gayet iyi biliyoruz ki çoğumuzun ne başarılı bir kariyeri ne de birikime benzeyen bir şeyleri var.
Çocuklarımızı araba ile satranç, robotik, futbol, bale, çello ve yüzme derlerine ve doğum günü partilerine taşıyoruz. Her ne kadar hayatlarımızı çılgın “sirk eğitmenleri” gibi yönetiyor olsalar da, bu tür aktivitelerin onları sosyal, entelektüel, rekabetçi ve yaratıcı yapacağı konusunda ısrar ediyoruz.
Gözümüzün önünden çok az ayrılıyor. Bizim birer uzantımız gibiler ya da gövdemize asılı tomurcuklar gibi. Çiçek açmalarının kalitesi, devamlılığı ve özelliği tamamen bizim ilgili, ölçülü, bilinçli bakımımıza bağlı. Bebekken onları bebek taşıyıcılarına (slingler), biraz büyüdüklerinde pusetlere koyuyoruz, kreş çağına geldiklerinde tasmalara bağlıyoruz ve ergen olduklarında nerede olduklarını bilmek için GPS ve çeşitli uygulamalar kullanıyoruz.
Ortaokula gelene kadar bizim yataklarımızda yatıyorlar.
Her ne kadar bizler dokuz yaşında çocuk bakıcılığı yapmaya başlamış olsak da, büyüyüp ebeveyn olduğumuzda üniversite mezunu, sertifikalı, iyi referanslı, geçmişi iyi araştırılmış, Pinterest sever, çocuklarımıza sadece bakıcılık yapmayan aynı zamanda ayrıntılı origami yapabilen, Shakespeare oynayabilen ve çocuklarımıza felsefe ve Çince eğitimi verebilen çocuk bakıcıları arıyoruz.
Yakar topta oyuna en son bizi alınsak bile buna ağlamamıza izin verilmezdi. Bize güçlü olmamız, büyümemiz, kendimize gelmemiz gerektiği söylendi. Anlayış ve hoşgörü göstermek? Öyle bir şey hiç olmadı ki.
Ödüller 256 çocuk arasında yarışı kazanan ya da bir sınavdan en yüksek notu alan tek bir çocuğa verilirdi sadece. Geri kalanımız kaybederdi. Kaybedendik, başarısızdık ama bunu sorun etmezdik.
Madalyalar, kupalar, kurdeleler ve altın lameli sertifikalarla çocuklarımızın odalarındaki duvarları, kitaplığındaki her rafı kaplıyoruz. Sadece çaba gösterdiği ya da kalkıp gittiği için aldıklarıyla, odalarını ödül “tapınaklarına” çeviriyoruz.
Bazı öğünlerimiz konserve kutularından, paketlerden ve derin donduruculardan geliyordu. Dört tane kanalı bulunan (yağmurlu günlerde üçe inen) televizyonumuzun karşısında haberleri seyrederken donmuş pizzalardan, konserve yemeklerden oluşan akşam yemeğimizi midemize indirirdik. Her tür gıda boyasını, hayal edilebilecek her tür katkı ve koruyucu maddeyi yedik ve günlük C vitaminimizi Tang ya da marketlerde satılan diğer meyve sularından aldık. Ebeveynlerimize yemeği sevmediğimizi, yemeği istemediğimizi, bu çeşit bir yemeği yeme modunda olmadığımızı söylemeye asla cüret etmedik. Tabaklarımızı temizlemek, her kırıntıyı süpürmek zorundaydık. Eğer bunu yapmazsak, yoksul ülkelerde açlık çeken çocukları dinlerdik. Bitirmediğimiz akşam yemeklerimiz ertesi gün kahvaltılarımızı iki katına çıkarırdı: Buz kalıpları kadar soğuk ve lastik gibi uzayan kalıntılarla.
Şimdi ebeveyn olarak çocuklarımızın glutensiz, organik, ev yapımı, el yapımı, hormonsuz ve etik öğünlerini mükemmelleştirmek için mutfakta saatlerce köle gibi çalışıyoruz. Ve çocuklarımız her şeyin tadına baktıkları sürece kalan yemekleri çöp kovasına boşaltma konusunda özgürler. Üstelik bunu parmaklarının ucuyla yapma konusunda da…
Biz çocukluğumuzda ev işleri yapardık. Yerleri fırçalar, siler, çamaşırları katlar, gümüşleri parlatır, tuvaletleri fırçalar, perdeleri ütüler ya da arabaları yıkardık. Ev işlerini tamamlardık çünkü ailelerimiz öyle yapmamızı söylerdi, çünkü ailelerimiz sertti, çünkü onlardan dünyadaki diğer diktatörler kadar korkardık. Parlak çıkartmalarla ya da gülen yüzlerle süslenmiş sevimli “Ev işi çizelgeleri” yoktu. Ve neredeyse hiçbir ev işi karşılığında para almıyorduk. Para kazanmak için gazete dağıtır, çimleri biçer, bakkal alışverişlerini torbalar ya da telefonlara bakardık.
Kendi çocuklarımız sadece harçlık alıyorlar. Gerçek işleri yapamayacak kadar “meşguller.” Baş döndüren sayıda “seçenekleri” var. Onların çocuklukları beş yıldızlı bir restorandaki açık büfede yemek yemeğe benziyor. Kendi disiplinlerini bile kendileri seçebiliyorlar. Ne zaman ara vereceklerini, kısıtlamaları… Ve “Hayır” kelimesini hiç bilmiyor gibiler.
Biz el yazısı öğrenmek zorundaydık. Beni duydunuz mu? Tanrı aşkına biz el yazısı öğrendik! Cümle öğeleri şemaları yaptık. Test sonuçlarımıza değil sınıf ortalamasına bakılıyordu. Ama en önemlisi ebeveynlerimiz okuldan hep uzak durdu, öğretmenlerimize güvendi ve eğitimizin yönetimini tamamen onlara bıraktı.
Hiçbirimiz üstün yetenekli değildik.
Ama çocuklarımızın hepsi öyle.
Bundan yıllar sonra, çocuklarımız büyüdüğünde, onları çok fazla ve çok “şiddetli” sevdiğimiz için bizden şikayet edecekler. Onlara hayatlarını kazanmayı, bütçe yapmayı öğretmediğimiz için, daha fazla hata yapmalarına, kendilerini utandırmalarına biraz daha fazla izin vermediğimiz için bize kızacaklar. Daha fazla kurala, daha fazla bağımsızlığa ve daha az arkadaşlığa, daha az ekran zamanına, daha az paranoyak ve korku tüccarlığı yapan internet sitesine ihtiyaç duydukları için şikayet edecekler.
Sonunda muhtemelen çocuklarımızın da tıpkı bizim gibi “mahvedildiğini” anlayacağız. Ve bize sürekli etkileyici ve ikna edici sözler söyleyen ve sonsuz bir suçluluk hissi pompalayan ebeveynlik kitaplarına, bloglara, Facebook gruplarına, Twitter hashtag’lerine ve Pinterest panolarına rağmen içgüdülerimizin ve duyarlılığımızın yok olup gittiğini anlayacağız bir gün. Yıllar içinde çocuk yetiştirme eylemi hiç değişmedi aslında. Hala aşırı zor bir iş. Ve tıpkı bizden önce ebeveyn olmuş nesiller gibi biz de kendi ebeveynliğimizi yaşadıkça oluşturuyoruz.

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber