Bu haber kez okundu.

VAROŞTA ÖĞRETMEN OLMAK

İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Annem, İstanbul’un en ünlü varoş semtlerinden birinde ilkokul öğretmeniydi. Ne giyersek giyelim kışın sırtımıza kadar çamura batardık. Tüm yalvarmalarımıza rağmen, annem o varoştan ayrılıp başka bir yere tayin istememek için direndi. “Biz gidersek, buraya deneyimsiz öğretmenleri verirler… Varoşların bizden başka neyi var?”, derdi. Çaresiz, boyun eğerdik. Öğrencilerini, kendi çocukları kadar severdi. Tuvalet eğitimlerinden, saç temizliklerine kadar her şeyiyle kendi ilgilenirdi. Bizden çok kalem, silgi, defter alırdı öğrencilerine vermek için. Tam anlamıyla bir öğretmendi yani. Sayesinde, çocuk yaşımızda attan düşmüşe döndüğümüz anlar olurdu. Koltuksuz evler, ocaksız mutfaklar ve beş parasız, aç insanlar görürdük. Annem, bunlarla karşılaştığında son derece soğukkanlı bir şekilde olayı çözmeye koyulurdu. Sanki her gün açlıktan bayılan kız çocukları görüyormuşuz gibi, çocukları doyuruyor ve yerine oturtuyordu. Eve gelince de nedendir bilinmez, saatlerce ağlıyordu…


Semtin çoğu fakir olmasına rağmen, arada tek tük memur aileler, iş için orada bizim semtte kalan insanlar vardı. Annem, o insanlarla, fakir aileler arasında sağlam bir köprü görevi gördüğünden, annemi bütün semt sakinleri tanırdı. Bir keresinde, arka sokakta oturan bir komşumuzun evinde bir tır dolusu eşya çıkarmıştık. Eşyalarını yenilemeye karar verdiklerinde hemen annemi aramışlardı. İhtiyacı olan biri varsa, annem bilirdi ne de olsa. Annem, eşyaları taşımak için gerekli tırı, yine velilerinden soruşturarak buldu. Eşyalar tıra yüklendi ve annem eşyaların gideceği yerin adresini verdi. Eşyaları veren kadın, anneme şaşırarak sordu: “Eşyaların hepsini aynı eve mi götürüyorsunuz?”. Annem cevap verdi: “Hepsine çok ihtiyaçları var…” Kadın şaşkınlığını gizleyemeden sordu: “Buzdolabı da mı?”. Annem cevap verdi: ”En çok ona…”O zaman nasıl bir manzarayla karşılaşacağımızı az çok hayal etmiştim. Birilerinin eskileri, birilerinin yenileri oluveriyordu ve hayat bazen tam da öyle anlarda başlayıveriyordu…


Tırdan önce ulaştık arka mahalledeki eve. Derme çatma bir gecekonduydu. Evin sakinleri bizi kapıda bekliyordu. Baba, bir fabrikada bekçilik yapıyordu. Anneyse ev hanımıydı ve evin beş çocuğundan biri annemin eski, biri ise yeni öğrencilerindendi. Bahçedeki iki kedi ve bir köpek hemen gözüme çarpmıştı. Köpeğin önünde eski bir yoğurt kabı ve içinde küflü ekmekler vardı. Bu fakirlik, 7 insan, 2 kedi ve 1 köpeğe yetiyordu. Herkes oldukça mutlu görünüyordu, belki de mutsuzluğu düşünecek takatleri yoktu.


İçeri girdiğimizde geniş bir salonun ortasında iki büyük şilteyle karşılaştık. Duvarda birkaç mont ve hırka asılı bir askılık vardı. Sağ tarafta bir küçük mutfak ve tam ortasında küçük bir tüp vardı. Tezgahta yalnızca iki tencere, birkaç tabak ve bardak vardı ve her şey bundan ibaret gibiydi. O sırada tır da karşı sokağa yanaşmıştı ve hepimiz dışarı çıktık. Kocaman bir evden çıkan tüm eşyaları, baba ve tır şoförü evin içine taşıdı. Annem, şoföre teşekkür edip nakliye ücretini ödedi. Baba, başı öne eğik biçimde, elleri önünde bağlı kapının önünde öylece duruyordu. Çocukların hepsi koltukların üzerine oturmuş, yeni hayatlarını seyrediyordu. Annem, çok fazla kalamayacağımızı söyledi ve babaya şöyle dedi: “Rıza efendi, güle güle kullanın. Samet’i okula göndermeye devam edeceğine söz verdin, tutmazsan üzülürüm…” Adam, annemden yaşça büyüktü, yine de elini öpmek için yeltendiyse de başaramadı. Çocuklara el sallayıp, uzaklaştık…


9 yaşındaydım. Aklım çok karışıktı. O aileyi kafamda bir yere oturtmaya çalışmakla geçti ömrüm. Belki İstanbullu değillerdi… Belki de dedeleri ya da anneanneleri yoktu… Belki bir suç işlemişlerdi… Eğer bizim gibilerse, en azından koltukları olmalıydı. Çocukluğum, fakirliğe bir neden arayıp durmakla geçti. Fakirlik üzerimizden değil, yanımızdan geçiyor ve tüm insan yanımızı yakıyordu.


Kiradan çıkıp, tüm akrabalardan borç alıp, yine aynı varoş semtten ev aldığımız dönemdi.  “Yılmaz” ailesinin üzerinde dolaşan kara bulutlar şişmeye başlamış olacak ki, dönemin popüler dövizlerinden ve yine dönemin popüler borçlanma tiplerinden olan “Mark borçlanması” tekniğiyle borçlanmıştık eşe dosta. Evi üzerimize geçirip borçlanmayı resmileştirdiğimiz ay devalüasyon dedikleri şeyi tanıdık ve işler bizde de çıkmaza girmeye başladı. Annemle babamın morali oldukça bozulmuştu ve o günden başlamıştık kemer sıkma politikalarına. Babam, gece geç saatlere kadar mesaiye kalmaya başlamış, annemse ek derslere gitmeye karar vermişti. Annem o sene 3. sınıfları okutuyordu. Her sene Eylül ayında kendi maaşından belirli bir miktarı kırtasiyeye peşin olarak verir, ihtiyaç sahibi öğrencilerini doğrudan kırtasiyeye yönlendirerek istediklerini almalarını sağlardı. Onun dışında, dönem başından itibaren kendine sağlam bir küçük poşet bulur, sağda solda ne kadar bozuk para varsa içine atardı. Bazen o poşetin içine kağıt para attığı da olurdu. Poşete bir isim bile takmıştı. “Poşetmatik”. Poşetmatiğin görevi, dönem içinde öğrencilerin bir ihtiyacı olursa, oradan karşılamaktı, böylece ortada onu zora sokacak, gider olarak gözükecek bir para söz konusu olmayacaktı. Oysa annem her seferinde tüm ihtiyaçları cebinden öder, poşetmatiği dolu görmek onu rahatlatırdı.


Aylardan Aralık’tı. Anladığım kadarıyla poşetmatikte de pek para kalmamıştı. Üstelik de ay sonuydu ve annemin cebinde de pek para yoktu. Sokağın köşesindeki ayakkabıcıya gittik. Ayakkabıcı, annemin eski velilerindendi. Hoşbeş ettikten sonra, annem utanarak konuyu açtı. “Bir çift bot almak istiyorum, kız için, 37 numara. Ama parasını ancak ayın 15’inde ödeyebilirim.” Mustafa Amca göz ucuyla ayakkabılarıma baktı. Gayet temiz ve yenilerdi. Anladı ki annem, o botları öğrencileri için alacaktı. Hiçbir şey söylemedi ve arka taraftan dört tane kutu getirdi. Her birini bana gösterdi ve beğendiğim modelin 37 numarasını poşete koyup elimize verdi. “Dert etme hoca hanım, ne zaman paran olursa, o zaman ödersin…” Annem, seçimi kazanan bürokratlar gibi, zafer edasıyla çıktı dükkândan. Çok sevindiği her halinden belliydi.


Ayakkabıları alışımızın üzerinden birkaç hafta geçmişti. Öğle tatilinde annemden para almak için öğretmenler odasına gitmiştim. O zamanlar öğretmenler odasının kapısı açılınca bir duman bulutuyla karşılaşırdı insan. Birkaç saniye bekledikten sonra o duman biraz azalır ve içerdekileri görme şansı bulunurdu. Annem karşı köşede, bir arkadaşıyla oturuyordu. Morali çok bozuktu. Böyle zamanlarda kaşları çatılır ve sigarasını içine çeke çeke içerdi. Korkarak yanına yaklaştım. Hararetli şekilde arkadaşına bir şeylerden bahsediyordu. Beni görünce kucağına aldı ve anlatmaya başladı: ”Ayakkabı aldığım öğrencimi hatırlıyor musun annecim? Onun kardeşi de sabahçı gruptanmış ve 2. sınıftaymış. Bugün sınıfa girdiğimde, kızın ayağında yine terlik vardı. Yanıma çağırıp, neden aldığım ayakkabıyı giymediğini sordum. Bana ne söyledi biliyor musun? “Öğretmenim, aldığınız ayakkabıyı kardeşimle dönüşümlü giyiyoruz. Sabahları o giyiyor, o okuldan çıkarken, ben de okula gelirken karşılaştığımızda ayakkabıları değiştiriyoruz. Bugün karşılaşamadık…””


Annemin sarsıldığı belliydi. Benimse süper bir fikrim vardı. Bir ayakkabı daha almak… Annem acı acı gülümsedi, “ayın 15’i de gelemedi bir türlü…”


DUYGU YILMAZ


http://bubenimkoyum.org/

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber