Bu haber kez okundu.

Öğretmen Yetiştiremeyen Kurumlar

Öğrenci başarısı ya da başarısızlığı üstüne konuşurken odağımızda hep öğretmenler oluyor. Öğretmenlerin gelişimini, hizmet içi eğitim çalışmaları ile nasıl destekleyebiliriz konusunda tartışıyoruz. Baktığımız bu pencerenin arkasını da görmeli ve konuşmalıyız. Öğretmen yetiştiren kurumları da tartışmalıyız.

Toprağı hiç çapalamamış birinin başka birine nasıl ekim yapılacağını anlattığını düşleyin, bu durum size anlamlı geliyor mu? Şu an eğitim fakültelerinde isminin önünde birçok ünvan barındıran akademisyenlerin birçoğu, yaşamları boyunca hiç öğretmenlik yapmadan öğretmen yetiştirmeye çalışıyor. Anasınıfında dikkatleri dağılmaya her an hazır, size bakan onlarca gözle bir ders bile işlemeden ana sınıfı öğretmenleri yetiştirmeye çalışmak; aynı anda farklı hazırbulunuşluklarla okuma yazma sürecine girilen otuz öğrencili bir sınıfta bir yıl bile geçirmeden okuma yazmanın nasıl öğretileceğini anlatmak; onlarca ilgisiz sorunun arka arkaya sıralanabildiği hayat bilgisi dersinde bulunmadan programın öğretimini anlatmak; kendini çirkin ve değersiz bulan ergenlerle hiç matemetik dersi işlemeden kesirlerin sınıfta nasıl anlatılacağını öğretmeye çalışmak ne derece anlamlıdır ve ne derece başarılı bir öğretmen yetiştirme sağlanmış olur?

Öğretmen emeğini sömürmeye çalışmayan özel okul öğretmen ilanlarına baktığınızda, en az beş yıl deneyim arandığını görürsünüz. Bu öylesine bir istek değildir. Snıfın havasının uzun süre solunmuş olmasının öğretmene katacağı deneyimin arayışıdır. Oysa eğitim fakültesine asistan olarak girip, hiç sınıf havası solumadan belirli bir sürenin ardından ders vermeye başlayabilirsiniz. Verilen bu eğitimin niteliğini sorgulamadan, eğitimde başarıdan söz edemeyiz.

Eğitim fakültelerinde anlatılan derslerin okulda uygulanabilir olup olmadığının gözden geçirilmesi gerekiyor. Örneğin okul öncesi öğretmenliği alanında güzel sanatlar eğitimi alan bir öğrenciye, tüm sanat akımlarını öğretmeye çalışmak yerine beş yaş grubuyla ne yapılabileceğini öğretmek; sınıf öğretmenlerine Tanzimat edebiyatı, Servet-ü Fünun edebiyatı anlatmak yerine çocuklarla bir kitabı nasıl işleyeceklerini anlatmak; farklılaştırılmış eğitim modelinin sadece teorisini anlatmak yerine öğrencilerle birlikte ders planı oluşturmak daha yararlı olacaktır. Eğitim fakültelerinde işlenen dersler, öğretmen adayları için teorinin yanı sıra uygulanabilir de olmalı. Akademisyenlerin ve öğretmenlerin dili ne yazık ki aynı paralelde yürümüyor, ama biz inatla ayrışmaya devam ediyoruz.

Tüm eğitim fakültelerinin yanında, ötesinde berisinde mutlaka okul olmalı. Eğitim fakültelerine alınan akademisyenler en az beş yıl alanlarında uzmanlaşırken, aynı anda sınıfta da olmaları istenmeli. Bu şekilde akademisyenler, öğretmenlerin nasıl bir ortamda çalıştığını görerek ve yaşayarak, üretilen ya da anlatılan teorinin öğretmene aktarımında anlamlı bir yol haritası izleyebilirler. Böylece paylaşılan teorinin sınıfa yansımaları önceden görülebilir. Deneyerek, uygulayarak öğrenilir ve program geliştirilebilir. Belki bu sayede, öğretmenlik yaşamında hiçbir zaman işe yaramayacak anlamsız ders içerikleri değişebilir. Bu okullar, deneme okulu olarak değil tam aksine oturmuş programın zenginleştirildiği okullar olarak düşünülmeli.

Eğitim fakültelerinin yanındaki okullar sadece akademisyenler için değil aynı zamanda üniversite öğrencilerinin uzun soluklu staj alanı olarak da kullanılmalı. Kimi akademisyenlerin iyileştirmek için çaba gösterdiği ama genelde görünmeyen stajlar anlam kazananabilir. Sadece son sınıfta yapılan, içeriği tasarlanmayan, sadece bir imzaya bakan, bazen ders anlatma şansı bile bulunamayan, pano hazırlatmak, kağıt kestirmek gibi “dostlar alışverişte görsün” stajları yerine öğrencilerin birçok ders uygulamasını izleyebilecekleri, sorgulayabilecekleri bir laboratuvar ortamı yaratılabilir.

Öğretmenliği bir sanat olarak görüyorsak, öğretmen alımında da güzel sanatlar gibi görüşme ile öğrenci kabulü olmalı. Ama ne yazık ki ülkenin durumundan dolayı bu sistem olanaklı görünmüyor. Böyle bir durumda işin içine bilim dışında her türlü ilişkinin gireceğini tahmin edersiniz. Bu durumun olanaklı olmaması bizi eğitim fakültesine girişte farklı yollar denemekten vazgeçirmemeli. Örneğin puan tutsa da eğitim fakülteleri ön görüşme yapabilmeli. Okullara giriş sistemi dışında atama sistemi de mutlaka değişmeli, çünkü öğretmen adayları atanabilmek için son iki yıllarını genelde KPSS kursunda test çözmekle geçiriyor. Öğretmen adayı için özellikle son yıl fakülte odak olmaktan çıkıyor, dershane odak oluyor.

Bunca atama bekleyen öğretmen varken, fen edebiyat fakültesi mezunları için kurgulanan formasyon eğitimine bir an önce son verilmeli. Kısa sürede verilen, okullara para kazandırma dışında bir işlevi olmayan ve içeriği tartışmalı, anlatıma dayalı formasyon eğitimleri ile öğretmenlik mesleği becerisi kazandırılamaz. Bu uygulamanın, zaten sorunlu olan alanımızı iyice içinden çıkılamaz bir noktaya taşıdığı farkedilmeli. Fen edebiyat fakültelerinin gerçek kimliğini bulması için bilimsel alanda destek verilerek mezunlar için iş olanağı sağlanmalı.

Şu an özel okullar öğrencilerine daha iyi hizmet vermek için yenileniyor, eğitim programları gözden geçiriliyor, öğretmen gelişim programları hazırlanıyor, seminerler düzenleniyor, uluslararası akreditasyonlar sağlanıyor. Eğitimde özelleşmenin sonucu olarak bu çabanının rekabet ortamından kaynaklandığını biliyoruz. Sistem içinde, rakebet adına da olsa, öğrenciler için neyi daha iyi yapabiliriz arayışında olmak önemli. Aynı durum ne yazık ki eğitim fakülteleri için geçerli değil. Mühendisler için hangi üniversiteden mezun olunduğu çok ciddi önem kazanıyorken, öğretmenler için bu durum ne yazık ki tam olarak söz konusu değil. Bazı özel okullar, alacakları öğretmenlerin hangi eğitim fakültesinden mezun olduğuna dikkat ediyor olsa da genelde bunun çok önemi olmadığını söyleyebiliriz. KPSS’yi kazanıp atandığınız zaman, kimse sizin hangi eğitim fakültesinden mezun olduğunuza bakmıyor. “Eğitim fakültesini bitirmiş mi, bitirmiş” ya da “formasyonu var mı, var” yeterli. Belki bunun sonucu olarak da eğitim fakülteleri arasında bir gelişim arayışından söz edemiyoruz.

Akademisyenler için klasik memur anlayışından kurtulmak gerekiyor. Maaşların sadece ismin önüne gelen ünvanlara göre değişmemesi, öğrenilen İngilizcenin de sadece sınav geçmek amaçlı değil dünyadaki gelişmeleri takip edebilmek amaçlı olması gerekiyor. YÖK’e bağlı özerkliğini yitirmiş üniversitelerin ne derece bilim ürettiğini ya da üretimin ne derece desteklendiğini ayrıca tartışabiliriz. Eğitim fakülteleri, bahaneler üretmek yerine zaman kaybetmeden hantallaşmış yapısından kurtulmalı, kendi içinde işbirliği ile akademisyenler için programlar geliştirilmeli. Ülkenin bir ucundaki eğitim fakültesinde işlenen dersle, bir başka ucunda işlenen ders arasında uçurumlar olmamalı. Aynı dersin öğretimine göre akademisyenler bir araya getirilmeli ve belirli aralıklarla işlenen programlarla ilgili geri bildirimde bulunulmalı. Eğitim fakültelerindeki akademisyen kadrolarının gelişimi için mutlaka bir yapılandırmaya gidilmeli. Bu ülkenin geleceğini öğretmenler belirleyecekse, ilk iş öğretmenlerin yetiştiği eğitim fakültelerini geliştirmektir.

Müjdat Ataman

[email protected]

 

EĞİTİMPEDİA

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber