Bu haber kez okundu.

Öğretmen Eğitimleriyle Geçen 15 Yıl ve 15 Anlam
 Yıl 1999… Aylardan Ağustos… 22 yaşındayım… Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümünden kısa süre önce mezun olmuştum. Hemen ardından bir özel okulda Eğitim Uzmanı olarak göreve başladım. Aynı gün benden öğretmenlere bir eğitim vermem istendi. Eğitim alacak öğretmenlerin %85’i, 25 yıl ve üzeri mesleki deneyime sahiptiler. Hep birlikte okulun eğitim salonunda toplandık. İşte orada, önümdeki yol benim için ikiye ayrıldı, Robert Forest’ın “İki Yol” şiirindeki gibi

ikiyolbir ormanda yol ikiye ayrıldı,

ve ben gittim daha az geçilmişinden,

ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.

 Önümdeki yollardan biri “Öğreten” olmayı, diğeri ise “Öğrenen” olmayı işaret ediyordu bana. Ben “Öğrenen” olmayı seçtim ve meslek hayatımın ilk öğretmen eğitimine bu cümleyle başladım: “Sizlerden öğreneceğim çok şey var.”

Sonraki yıllarda; farklı şehirlerde, farklı özel okullarda, farklı projelerde, STK’larda Türkiye’ nin onlarca şehrinde, yüzlerce öğretmenle onların mesleki ve kişisel gelişimini sağlayacak binlerce saat eğitim verme şansım, fırsatım oldu ve onlarla farklı eğitim içerikleriyle bir araya geldim. Geçen 15 yılda öğretmenlere ve öğretmen eğitimlerine dair çok sayıda gözlem ve deneyim biriktirdim. Şimdi bunları sizlerle paylaşıp, bir anlamda yürüdüğüm yolu gözden geçirmek diğer yandan da tüm bu deneyimleri huzurlarınızda temize çekmek istedim.

Pedagoji ve Androgoji Arasında Büyük Bir Fark Yokmuş                                                            
       Pedagoji ve Androgoji alanında çalışan kuramcılar, iki alan arasındaki farkları; kendini algılama, deneyimler, öğrenmeye hazır olma, zamana bakış ve öğrenmeye yönelim olmak üzere 4 ana başlıkta sıralıyor. Ancak yıllar içerisindeki gözlemim ise son derece dikkat çekici. Öğretmenlerin, tıpkı çocuklar gibi kişisel kaygılarının olduğu, güvenli bir ortama gereksinim duydukları, eğitime etkin olarak katılmak, özgün birer birey olarak görülmek istediklerini yakından izledim. Eğitimde bireysel gereksinimleri göz önüne alınmalınmasını ve mutlaka peki bu bizim ne işimize yarayacak sorusunun yanıtını almayı bekliyorlar. Eğitimlerimde, çoğu zaman öğretmenlerin, tıpkı öğrencilerimize benzedik diyerek bunu dile getirdiklerine şahit oldum.
Hâlden Anlayan, Hâlinden Anlayanı Bulur
Empati, duygulara değer vermektir ve bağ kurmayı kolaylaştırır. Empati, eskilerin tabiriyle “halden anlamak”tır. Geride kalan 15 yılda gördüm ki; eğitimlere katılan öğretmenlerin pek çoğu eğitimden habersiz, çeşitli yargı/önyargılarla ve sorunlarla eğitim ortamına geliyor. Bu noktada öncelikle yapılması gerekenin, onların derin nefes almalarına fırsat verip “Sizi görüyorum ve anlıyorum” duygusunu hissetmelerine olanak sağlamak olduğunu fark ettim. Anlamak ise aklın değil duyguların işi… Eğitimlerimde bu anlayış hep aklımın ve kalbimin bir köşesinde yer aldı. Her öğretmenin aslında; hâlini bilen, okuyabilen, anlayabilen insanlara ihtiyaç duyduğunu hep hatırladım.

İlk Adım: Güven Ortamı Yaratmak
Eğitimde ilk önceliğin güven ortamı sağlamak olduğunu belirtmeliyim. Çünkü insanların kendini rahat biçimde ifade edebilmesi ve sürece dahil olması için, kendini güvende hissetmesi gerekiyor. İnsanlar fark edildikleri, karşı tarafın kendisine kulak verdiği ve kabul gördüğü yerde kendini ortaya koyuyor. Güven ortamı yaratmanın ilk adımında ise içten bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz”, “Merhaba” demek yeterli oluyor.

Dinlemek Bir Sanattır
Usulün esastan önce geldiği tek yer, iletişim. İletişimin ilk ve en önemli basamağında ise karşımızdakini dinlemek yer alıyor. Dinlemek, ama gerçekten dinlemek… Karşımızdaki öğretmene; dikkatimizi, gözlerimizi, kulağımızı ve yüreğimizi vererek onu bütünüyle dinlemek. O anda başka bir şey düşünmeksizin, tam olarak orada olmak ve öyle dinlemek.  Etkili dinleme; satır araları, ses tonu ile vurgu yapılan kelimeler, kişinin beden dili ile ifade ettikleri ve bütünsel bakış açısı ile dinlemek şeklinde tanımlanabilir. Öğretmenleri, tüm eğitim sürecinde onları anlamak için dikkatlice dinlemek büyük önem taşıyor. Onların en çok gereksinim duydukları şeyin dinlemek olduğunu, anlatımın ötesinde dinlemeye zaman ayırmanın eğitimi nasıl farklılaştırdığını yıllar içinde öğrendim.

Hikâye Oksijendir
Oksijensiz bir hayat olamayacağı gibi, hikâyesiz de “anlamlı” bir eğitim düşünülemez.  Hikâye anlatmak; ikna etmenin, akılda kalmanın ve anlam yaratmanın en etkili yoludur. Eğitimlerimde anlattığım, paylaştığım hikâyelerle yüzlerce öğretmenin içindeki sıcak duygulara dokunabilmiş olduğumu umuyorum.

Plan Hiçbir Şeydir, Planlamak Her Şey
Planlamak, öğretmen eğitimlerine hazırlığımın her zaman en önemli sürecini oluşturdu. Planlamanız ne kadar iyi ise eğitim de o denli etkili ve verimli olacak demektir. Ancak deneyimlerime dayanarak belirtmeliyim ki, planlama süreci ne kadar büyük bir özen gerektirse de planınızın esneklik taşıması gerekiyor. Eğitimlerimde öyle beklenmedik durumlarla karşı karşıya kaldım ki, o anda tek yaptığım şu oldu: Ne önceye, ne de sonraya bak! Sadece yapabileceğinin en iyisini yapmak için yaptığın işe odaklan! O anda yaptığın şeyin seni ileri taşıyacağını unutma. Planlamaya her zaman güvendim  ancak ünlü boksör Mike Tyson’un sözünü unutmadan : “Ağzının ortasına yumruğu yiyene kadar herkesin bir planı vardır.”  

Koçluk Fark Yaratır
İnsan, aklındakini görür, işitir ve doğru sanır. Çözümler içinse aklın dışına çıkmayı başarmak gerekir. Bu çok zor bir iştir. Eğitimlerde, eğitimcinin koçluk şapkasıyla süreci kolaylaştırmasının büyük katkı sağladığını deneyimledim. Nötr bakış açısı, olumlu dil, çözüm odaklı yaklaşım ve açık uçlu sorularla öğretmenlerin konuya odaklanmasını ve üzerinde düşünmesini sağlamanın, onların önünde yeni kapılar araladığını gördüm. İşte bu yüzden özellikle öğretmen eğitimi uzmanlarının kendilerini koçluk becerileriyle geliştirmelerinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Fark Yaratanlar: Hobi, Sosyal Sorumluluk ve Hayat Boyu Öğrenme
Bu topraklardaki öğretmenlerimiz birbirinden muhteşem potansiyellere sahipler ancak pek çoğu bunun farkında değil. Farkında olanlarınsa bu potansiyeli hayata geçirmeye cesareti yok. Çünkü ortaya konması gereken o cesaret, konfor alanından çıkmayı, vazgeçebilmeyi gerektiriyor. Bunu başarabilen öğretmenler elbette yaptıklarıyla fark yaratıyorlar. Hepsinin ortak özelliği ise; tutkuyla bağlandıkları hobileri, gönüllü olarak yer aldıkları sosyal sorumluluk projeleri ve hayat boyu öğrenen olmaları. 15 yıllık mesleki deneyim sürecimde öyle öğretmenlerle tanıştım ki, 35-40 yıla yaklaşan meslek hayatlarında ilk günkü gibi varlığını koruyan öğrenme heyecanları ve meraklarıyla eğitimlerime büyük renk kattılar. Hayat boyu öğrenen olmanın branştan, mesleki kıdemden, çalışılan okuldan ya da şehirden tümüyle bağımsız olduğunu biliyorum artık. Hayat boyu öğrenen olmak için içinizde o RUH’u taşımanız gerekiyor.

Ya Olduğun Gibi Görün. Ya Göründüğün Gibi Ol
Bilgi, sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Eğitimlerde, anlatılan içeriğin ne olduğundan öte nasıl anlattığımız ve nasıl bir yaklaşım sergilediğimiz ne kadar önemliymiş. Amacımız doğrudan bu olmasa da gerçek olan o ki, model oluyoruz. İyi bir model olmak içinse; sakinlik, adaletli olmak, sorumluluk, zamanı iyi yönetmek, kararlılık, net ve açık olmak ve en önemlisi de söylediklerimizle davranışlarımızın birbiriyle tutarlı olması gerekiyor.

Sen Kendini Bilmezsen Nice Okumaktır
yüzyılda Birleşik Krallık’ı yöneten Benjamin Disraeli der ki “Bir başkasına verebileceğimiz en güzel armağan, yalnızca kendi zenginliklerimizi onunla paylaşmak değil onun da kendi zenginliklerini görmesini sağlamaktır.” İnanıyorum ki, öğretmenlere verebileceğimiz en büyük armağan, onların kendilerini tanıma ve değerlerini keşfetme süreçlerine katkı sağlamak olacaktır. Öğretmenlerin mesleki gelişimlerini destekleyici eğitimler ne kadar çok ve ne kadar iyi tasarlanırsa tasarlansın, ülkemizin dört bir köşesindeki milyonlarca öğretmenin kişisel gelişimlerinin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kendilerini tanımaya çok ihtiyaçları var.
Oyun Deyip Geçmeyin
Oyun deyip geçmeyin. Öğretmen eğitimlerinde sıkça yer verdiğimiz metodolojilerden biri olan oyun, olumlu duygu yaratma ve öğretmenlerin içsel güdülenmesini sağlama adına sihirli bir tasarımcıdır adeta. Oyun süresince öğretmenler akış adı verilen, kişinin dikkatini tümüyle yaptığı şeye odakladığı ve zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmadığı psikolojik bir durumu deneyimler. Bu nedenle, eğlenmenin ve gülmenin insanın temel ihtiyaçlarından biri olduğunu unutmadan, eğitim sürecinde mutlaka oyunlara yer verilmelidir. Oyunlar, kimi zaman tanışma, kimi zaman buz kırıcı, kimi zaman sadece eğlenme amacı taşır. Eğitim uzmanlarının, farklı gruplara ve içeriklere yönelik oyun havuzunun olması gerekir. Oyunlar, olumlu etkilerinin yanı sıra riskler de taşır. Eğitimlerde, rekabetten çok iş birliğini ortaya koyan oyunlar seçmek daha doğrudur.  Amaç, oyunbaz bir öğrenme ortamı yaratmak olmalıdır. Türkiye’nin hemen her yerinde öğretmenlerin “Öğrencilerimiz ya da velilerimiz bizi oyun oynarken görürse?..” düşüncesiyle tedirginlik yaşadıklarını ve bu eğlenceli deneyimden yeterince yararlanamadıklarını ifade etmeliyim. Oysa okullarımızda çok yönlülük, esneklik ve yaratıcığın ortaya çıkması için oyunbaz öğretmenlere ve öğrenme ortamlarına gereksinim var. 

Sohbet En Değerli Şeylerden Biridir
Öğretmen eğitimlerinin hem teknik hem de sanatsal bir yönü vardır. Eğitimin sanatsal yanı gerçek anlamda ustalık yani bilgelik gerektirir. Eğitim sanatını icra ederken, sırt çantanızda çok fazla yöntem ve teknik bulunmalıdır. Eğitimlerde öğretmenlerin kendilerini ifade etmelerine ve meslektaşlarıyla etkileşimde bulunmalarına fırsat vermek gerekir. Bu durumu yaratmanın en güçlü yöntemlerinden biri ise onlarla sohbet etmektir. Evet… Sohbet etmek; basit, sade ancak bir o kadar da güçlü ve etkili bir yöntemdir. Eğitimlerimde yargısız, yorumsuz, amaçsız olarak öğretmenlerle sohbet etmemin onlarda anlaşılmış olma duygusu yarattığını öğrendim.

Tükenmişiz Yâr Yâr Aman
Özellikle son 7-8 yıla dayanan önemli bir gözlemim var: Çoğu öğretmen tükenmişlik sendromu yaşıyor. Öğretmenlerin pek çoğu geçmeyen, tükenmeyen yorgunluklar, hayattan zevk alamama, çabuk sinirlenme, her şeyden rahatsızlık duyma, uyku bozuklukları, odaklanamama, aşırı gerginlik ve buna bağlı sırt ağrıları, baş ağrıları, migrenler, görme bozuklukları, sindirim bozuklukları gibi şikâyetler eşliğinde mesleklerini icra ediyor. Bana kalırsa eğitim sektörü açısından bakıldığında bu durum, bir an önce çözüm bulunması gereken sorunlar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Öğretmenlerin tükenmişlik sendromu yaşamalarına yol açan nedenler; sık aralıklarla değişen eğitim sistemi, uygulamalar, atamalar, değişen zaman, teknoloji, zamane çocukları ve aileler şeklinde sıralanabilir. Kişisel gözlemim ve görüşüm öğretmenlerin “iş yorgunluğu” olarak tanımladıkları bu durumun aslında onların “iç yorgunluğu” olduğu yönünde. Onlardaki bu iç yorgunluğunu yaratan ise sorun odaklı ve olumsuz bakış açıları nedeniyle etki alanlarına bir türlü odaklanamamaları. Oysa öğretmenlerin öğrencilerine nefes verebilmeleri için önce nefes almaları gerekiyor. Kendilerine nefes alacak zamanlar yaratmalarının ne kadar önemli olduğunu görmeleri gerekiyor.

Kafa Karışıklığı İyidir
Fark etmek, fark edilen “şey” ile ilgili sorumluluk almaktır. Sorumluluk almak, fark ettiğimiz şeyi düzeltebilme ve dönüştürme gücünü aynı anda içimizde bulmamız anlamına gelir. Dönüşüm, dağın tepesinden kopan küçük bir kartopu parçasının hızla ve büyüyerek yol alması gibidir. Öğretmenlerin eğitimden farkındalıkla çıkmalarını sağlamak çok önemlidir. Bir şey değişir, her şey değişir. Eğitimlerimde öğretmenlerin ezberlerini bozmaktan, kafa karışıklığı ve hatta baş ağrısı yaşamalarından gizli bir mutluluk duyduğumu itiraf etmeliyim. En etkili eğitimlerin, öğretmenlerin akıllarında sorularla çıktıkları eğitimler olduğunu öğrendim.

Duygusal Beyin Unutmaz
Öğrenme duygusal bir süreçtir. Aktif hafıza ve şimdiki zaman farkındalığını sağlayan duygusal beynin tetiklenmesi ile gerçekleşir. Eğitimin içeriği ne kadar güçlü olursa olsun öğretmenler her şeyin sonunda hissettiklerini hatırlar. İşte bu yüzden her eğitimin bitiminde onların oradan olumlu bir duyguyla ayrılmaları için elimden geleni yaptım. Bu bazen bir hikâye anlatarak, bazen birlikte bir filmi izleyerek, bazen de onlara sadece “Ne hissediyorsunuz?” sorusunu yönelterek oldu.

Aktivist şair Maya Angelou’nun dizelerindeki gibi:

“Anladım ki insanlar, onlara söylediklerinizi unutur, yaptıklarınızı unutur ama onları nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.”

Yıllar geçse de öğretmenlerin aldıkları eğitimden geriye, öğrendiklerinden öte hissettiklerinin kaldığını öğrendim.

Kişinin değeri, anlamı kadardır.

Kişinin anlamını onun mânâsı belirler.

Mânâ yoksa anlam olmaz.

Kişinin mânâsı, davası kadardır.

Kişi ancak davası kadar mânâ taşır.

O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir.

Kişinin davası ancak derdidir.

Derdin neyse davan odur.

Ya derdini dahi bilmeyenler?

Kişinin derdi en çok sevdiği ve konuştuğu şeydir.

Ey iddiacı sen derdin kadar değerlisin.

Bırak başkalarını da GERÇEK derdine bir bak...

Şems-i Tebrîzî

 SONSÖZ:

Öğretmen eğitiminin tümüyle bir sevda işi olduğunu öğrendim.

Derdi de davası da, öğretmenlerin kişisel ve mesleki gelişimi olanlara selam olsun…




Kaynak: http://mursidedemirkol.com/ogretmen-egitimleriyle-gecen-15-yil-ve-15-anlam/




BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber