Bu haber kez okundu.

Neden “Oyun” çok önemli?

Waldorf yaklaşımının kurucusu Rudolf Steiner, “çocuk ilk yıllarda baştan sona duyu organıdır” diyor. Özellikle ilk üç yıl tıpkı diğer memelilerde olduğu gibi, çocuğun fizik organlarının gelişerek içine doğduğu ortama uyum sağlaması, başlıca taklit yoluyla gerçekleşir. Bu süreçte annenin duygu titreşimleri, renkler ve seslerle, aynı zamanda dokunuşlarla yarattığı atmosfer, ya da “aura” çocuğu damgalar. Anne şefkat ve gülümsemeyle üzerine eğildiğinde, çocuk da gülümsemeyle karşılık verir. Çevresinde olan biten her şeyi taklit eder ve bu sırada fiziksel organları yapılanır ve biçimlenir. Eski beyin çocuğu içgüdüsel olarak sürekli hareket ettirir. Hareketler sinir sisteminin gelişmesini sağlar. Gelişme bu içten gelen güdülerle dıştan gelen içeriklerin karşılıklı etkileşimiyle gerçekleşir. Algılananlar yeni beyne kaydedilir ve edinilen fiziksel, duygusal izlenimler, hemen taklit yoluyla denenir. Steiner, “Çocukken duyu izlenimleri soluk almak gibidir. Soluk vermeye denk düşen edim ise taklittir” diyor. İlk yıllarda her şey oyun, her nesne oyuncaktır aslında. Çocuk yürümeyi de konuşmayı da taklit ederek öğrenir. Önünde ayakta dik duran ve uzamda ileri hareket eden örnekler olmasa çocuğun yürümeyi öğrenemediği, geçen yüzyılda uzak doğuda bulunan kurtların yetiştirdiği çocuklar sayesinde kanıtlanmıştır. Yürüme hareketleriyle birlikte konuşma organı da gelişir. Artık her şeyi adlandırmaya başlar ve çocukta nesne ve nesnenin adı iki ayrı kanalda kaydedilir. Bu da çevreye ve nesnelere ilk mesafe kazanmanın başlangıcıdır. Ve böylece üç yaş civarında “ben” duygusu gelişir.

Bu dönemde çocuğun beyni uygun oyuncaklarla uyarıldığında, fantezisi harekete geçirilir. Fanteziyi beslemenin yolu, çocuğun eline bitmiş, her şeyiyle dört dörtlük oyuncaklar vermemekten geçer. O nedenle, birkaç çaput parçasıyla yapılmış bir bebek, ağlayan, konuşan, yürüyen bir bebekten daha elverişlidir. Çocuk oyun sırasında bütün benliğiyle oradadır. Büyüklerde eksik olan “şimdi ve burada” duygusu içindedir. Çocuğa zaman tanımalı, deneylerde bulunması sabır ve şefkatle desteklenmelidir. Bir kibrit kutusu, çocuk için her şey olabilir. Gemidir, arabadır, uçaktır. Nesneye o an denemek istediği ve uyum sağlamak istediği koşullara göre anlam verir. Oyunu bittiğinde ise, o yine bir kibrit kutusudur. Bu nesneye mesafe duygusu, zekanın ve bilincin gelişmesinin de temel öğelerinden biridir. Fantezi çocuğa, var olanın ötesine geçmek ve kendi yapıp etmesiyle olabilecekleri biçimlendirmek gücü verir. Yani çocuk oyun yoluyla, hem gerçekliğe uyum sağlar, hem de var olanı değiştirmek için yeni tasarılar geliştirir. Böylece taklit ve oyun yoluyla deneyimlediği nesneler ve durumlar sonucu ortaya çıkan imgelerin, zihnini faaliyete geçirmesiyle, onları karşılaştırır, birbiriyle bağlantıya sokar veya belli niteliklere göre ayırır. Bütün bu izlenimlerin hammaddesi nesne ve ortam bilgisine dönüşür.


İşte çocuk ancak bu oyunlarla edindiği tecrübeler ve geliştirdiği duygular ve düşünceler sayesinde sonra bir toplumsal varlığa dönüşür. Oyun ve taklit çocuğu içine doğduğu toplumun bir bireyi haline getirir. Bu arada büyülü yıllar denen yedi yıllık süre geçer ve kalıcı dişlerin çıkmasıyla, korunmalı aile ortamından okula gitme zamanı gelir. Steiner, ilk okul yıllarında da derslerin daima oyunla karışık biçimlendirilmesini salık veriyor. Gündelik ders ritminin tıpkı soluk alıp verme ritmi gibi, belli bir ders konusuna yoğunlaşma ile, çocuğun tüm bedeni ve duygularıyla hareket halinde var olabildiği oyunla ritmik biçimde çeşitlendirilmesini istiyor. Yoğunlaşma soğuktur, oysa oyuna duygusal-bedensel katılım organizmayı ısıtır. Öğrenme süreciyle sindirim arasında bu bakımdan paralellik vardır. Öğrenilenin sindirilmesiyle bellek oluşur. Okulda masallar, destanlar sınıfta herkesin katılımıyla oynanırsa çok daha kolay öğrenildiğini ve çocuğun ritmik duygusunu besleyen koro çalışmaları ve her ünlü ve ünsüz harfin kendine özgü hareketleri olan Eurythmie ile duygusal-ruhsal yaşamın esneklik, canlılık ve uyum kazandığını söylüyor.


Steiner okullarında ilk iki yıl bu ritmik oyunlara, danslara ve koro çalışmalarına yer verildikten sonra, beden eğitimi dersleri ancak üçüncü sınıfta başlar. Bu dersler de yine çocuğun ruhu ve fantezisiyle katılımını sağlayacak biçimde oyunla zenginleştirilmelidir. Sanki grup halinde bir macera yaşanırmış gibi tırmanma, atlama ve zıplama alıştırmaları yapılır, ilk yardım oyunları oynanır, çocuğun irade ve karar verme gücü gelişir.


Kısacası oyun sayesinde algılama, deneme, uygulama, ama aynı zamanda değiştirme ve dönüştürme yetenekleri gelişen çocuk toplumun bireyi olarak özgürce hareket edebilecek duruma gelir. Oyun sayesinde doğanın varlığı bir kültür varlığı haline gelir. İnsan olmak kendini bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak gerçekleştirmekle atbaşı gider. Kendini gerçekleştirmekse ancak bir grup süreci olarak yaşanabilir. Ancak o zaman çocuk da insanlığın şimdiki gelişim safhasına ergin birey olarak eklemlenir. Sonuç olarak insan olmanın da, uygarlığın da kökeni oyundur ve umalım, daima oyun oynayacak zaman buluruz.


Bu yazı Eğitim Sanatı Dostları Derneği, Waldorf Girişimi İstanbul’un web sitesinden alınmıştır.


www.egitimsanatidostlari.org


Okuma önerileri:


Rudolf Steiner; Die Erziehung des Kindes vom      Gesichtspunkte der Geisteswissenschaft

Frans Carlgren; Erziehung zur Freiheit

Joseph Chilton Pierce; Magical Child

Metin And; Oyun ve Bügü

Kaynak: http://www.egitimpedia.com/egitim-2/waldorf-pedagojisine-gore-oyun

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Anahtar Kelimeler:
neden oyun çok önemli

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber