Bu haber kez okundu.

MEHMET AKİF DER Kİ; “SÖZÜ SAĞLAM, ÖZÜ SAĞLAM, ADAM OL, IRKINA ÇEK”



1.Dünya Savaşının en çetin mücadeleleri sırasında, Arabistan’da başlayan karışıklığı çözmek ve Necid Emiri İbnürreşid’i tekrar Osmanlı saflarına kazandırmak için Teşkilat-ı Mahsusa’nın başındaki isim Kuşçubaşı Eşref’le birlikte Necid’e gitmesi teklif edilir. Bu zor görevi kabul ettiği için kendisine bir miktar altın vermeyi teklif eden Kuşçubaşı Eşref’e: “Bırakınız altınları Eşref Bey, biz hizmetimizi altınla kirletmeyelim" diyecek kadar fedakar ve samimi bir görev adamıdır Mehmet Akif.

Çanakkale Zaferi’nin haberini aldığında O, Necid çöllerindedir. Çadırında, mum ışığı altında sabah dek uyumamış ve “Çanakkale Destanı”nı kaleme almıştır. 

Gönlünü coşturan bu zafer haberi ile Mehmet Akif’in dizeleri de, cephede ölüme koşan kahramanlar gibi kanatlanmış, ölmezliğe ulaşmıştır. 
“Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek: 
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.” diye haykırmış ve idealindeki nesli “Asım’ın Nesli” olarak tarihe nakşetmiştir. 

"Yaralanıp temiz alnından uzanmış yatıyor. 
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!" diyerek şehitlerimizin kutlu mücadelesini destanlaştırmış; 

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhidi.
Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi." ifadesiyle Çanakkale kahramanlarını sahabe-i kiram mertebesinde oturtmuştur. 

"Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber, 
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber..." diyerek o kahramanların şanlı kavgasını taçlandırmıştır. 

1.Dünya Savaşı sonrası gücünü, dermanını, umudunu kaybeden ve İslam’ın son kalesinde hürriyetini kaybetmek üzere olan Müslüman Türk’ün varlık mücadelesine, İstikalal Savaşı’na katılmak üzere Ankara’ya gelen Mehmet Akif, iman kılıcını çekerek gaza meydanında yeri almıştır.

İlk mecliste Burdur Milletvekili olarak görev alan Vatan Şairi, Anadolu’nun bağrı yanık insanına birlikteliğin lüzumunu anlatmak, yitirdikleri umudu yeniden aşılamak için camii kürsülerinden vaazlara başlamıştır. 

Ankara’da Hacı Bayram Camiinde, Kastamonu’da Nasrullah Camiinde, Balıkesir’de Zağanos Paşa Camiinde kürsüye çıkmış, Müslümanların birlik olmasının gerekliliğini anlatmış, Türk Milletinin İslam’ın bayraktarı olduğunu ve Türk Milleti hürriyetini kaybederse İslam aleminin başsız kalacağını vurgulamış, halkı Milli Mücadele safında birleşme ve düşman işgalini kırmak için direnmeye, savaşmaya çağırmıştır.

Her vaazında camiiler dolup taşmış, Onun samimi ve akıcı üslubu dilden dile anlatılmış, mücadele çağrısı karşılık görmüş ve Türk Milleti bütün olumsuzluklara, yokluklara rağmen canını ortaya koyarak işgal devletlerini Anadolu’dan söküp atmıştır.

Türk Milletinin varlık mücadelesi olan İstiklal Savaşının en çetin günlerinde Büyük Millet Meclisi tarafından açılan “Milli Marş” yarışmasına, Mehmet Akif, ödüllü bir yarışma olduğu gerekçesiyle katılmamıştır. Ancak yarışmaya katılan eserlerin hiç biri Milli Marş olarak yeterli görülmeyince, Mehmet Akif ısrarlara dayanamamış Taceddin Dergahına kapanarak “İstiklal Marşı”nı kaleme almıştır.

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.” sözleri ile kutlu mücadeleyi yazmaya başlamış,

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” dizeleriyle, tarihin hiçbir döneminde esir olmamış, hürriyetinden asla taviz vermemiş bu büyük millete umut aşılamış;

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda.
Etmesin beni vatanımdan dünya da cüda.” dizeleriyle mübarek vatan toprağının kutsallığını, yüz yılladır bu topraklar için verilen mücadeleyi anlatmış,

“Şu ezanlar -ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.” İslam’ın son kalesi Anadolu için Yüce Yaradan’a niyazda bulunmuştur.

“Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklâl!” diyerek niyazını iman ile perçinlemiştir.

Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nda dile getirdiği bu düşünceler, kılcal damarlarına kadar hissettiği mübarek duyguların yansımasıdır. 

Kurtuluş Savaşına katkısından dolayı İstiklal Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Akif, Cumhuriyetin ilanı sonrası Mısır’a yerleşmiş ve Kur’an Tefsiri ve Türkçe Dersleri vererek hayatını sürdürmüş, siroz hastalığına yakalandığı 1936 yılında tedavi için Türkiye’ye dönüştür. 27 Aralık 1936’da Rahmet-i Rahman’a yürüyen Milli Şair’in mezarı Edirnekapı Şehitliğindedir. 

Vefat tarihi olan 27 Aralık’ta Mehmet Akif’i anma adına çeşitli programlar yapılmaktadır. Mehmet Akif’i anmaktan öte anlamak gerekir. Bütün hayatını milletin birliği ve kardeşliğine adamış bir derya olan Mehmet Akif, hayatı ve eserleri ders olarak okutulması gereken abide bir şahsiyettir.

Bir şair ve edebiyat adamı olmanın ötesinde, sağlam bir karaktere, yüksek bir ruha sahip olan ve Türk’ün gökyüzünde bir yıldız gibi ışık saçan “Milli Şair” Mehmet Akif ERSOY’u, sonsuzluğa varışının 78.yılında Rahmet niyazıyla yâd ediyor ve yazımı gerçek bir vatan aşığı Akif’in kulağa küpe olması gereken şu dizeleriyle bitiriyorum:

“Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işde gerek. 
Lafı bol, karnı geniş soyları taklid etme; 
Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek.”

Selam ve dua ile

Hüseyin HATIL
26.12.2014

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber