Bu haber kez okundu.

“Kulağımı Hatırladınız Mı?..”

Anadolu’nun bilinmedik düz liselerinden birinden mezun olmak ve ardından hukuk fakültesi hayaliyle dershaneye gitmek. Test yerine iskambil kağıtlarıyla haşır neşir olmak ve hukukun “guguk kuşu” olmasıyla hiç akılda olmayan bir mesleğe doğru yol almak. Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümüne en yüksek ikinci puanla girmek, sondan ikinci olarak mezun olmak. “Ne işim var öğretmenlikte, niye bilinmedik uzak bir ilin, bilinmedik bir kasabasının kimsenin gitmediği köyünde çalışacağım?” diyen düşünce balonları biriktirmek. “Devlete atan da gerisi kolay” çevre sesi ve baskısıyla öğretmenliğe ilk adımı atmak.

Elinde okul için aldığın ilk heves çantanla, istenmesinden asla vazgeçilmeyecek bir klasik olan nüfus cüzdanı fotokopinin olduğu dosyanla, bacakların titreyerek çalışacağın okula girmek. “Umarım birinci sınıf vermezler, ben ne anlarım okuma yazma öğretmekten” derken okul müdürünün heybetli sesiyle irkilmek: “Müjdat, öğretmenlik birinci sınıf okutarak öğrenilir”. Kabusların gerçek olması, “Ya hiçbiri okuyamazsa” korkularının minik minik filizlenmesi.

O ana kadar, ilk okuma yazma eğitimine dair anımsanan tüm üniversite anılarını geri çağırma. “Arkadaş, biz hiç mi ilk okuma yazmaya dair bir şey öğrenmedik?” diye düşünme ve rahmetli Prof. Dr.Fevzi Öz’ün, sınıfa bir dönem boyunca parmak havada harf çizdirdiğini anımsama. “Bir bilen vardır nasıl olsa” diye düşünürken, okulda başka birinci sınıf olmadığı için soracak kimsenin olmadığının farkına varma. Gece kabusları. Ya okumazlarsa…

Okulun ilk gününe merhaba. Veliler, çocuklar, curcuna, ömrümün hiç bitmeyecek törenlerinden biri daha, müdürün uzun uzun konuşması, hiçbir çocuğun dinlememesi. Daha düne kadar o çocukların yerinde olduğunun ve o konuşmaları hiç dinlenmediğinin anımsanması. Bir başka öğretmenin dürtmesiyle törenin bittiğinin farkedilmesi, uyduk hasıl olan imama şeklinde ikinci sınıf öğretmeninin yaptığı gibi öğrencileri toplamaya çalışma, sona kalan en minik öğrencileri ailelerinden salya sümük halde ayırarak sınıfa alma ve kapıyı kapatma.

Minicik on çift gözün seni izliyor olması. Kalakalma anı. Yaşamın dönüştüğü anın ilk adımı. Gözlerine bakan çocukların var olmasının dünyanın en güzel şeyi olduğunun anlaşılması. Hangi ilin, hangi köyün, hangi dağın okulu olursa olsun gözlerine bakan çocuklar varsa dünyanın en şanslı adamı olduğunu anladığın an. Bilinen tüm oyunların bir günde ve okulun ilk gününde tüketilmesi. İlk günden kalanların bol kahkaha, bol eğlence olması. Büyük aşkın başlangıcının ilk günü olması.

“Ben zaten öğretmen olmak için doğmuşum” diye zıplayarak okula giderken bir başka öğretmenin öğrencisine tokat attığını görme, müdahale edememe ve müdahale edememenin verdiği iç huzursuzlukla sınıfa girme. Çevrendeki öğretmenlerin sıklıkla öğrencileri hırpaladığına tanık olmanın iç çelişkisiyle bir öğretmenle konuyu tartışma ve bir diğer tokadın ortaya çıkması. “Hocam anaları babaları böyle yetiştirmişler. Bunlar ancak dayaktan anlıyorlar, dayak arsızı bunlar, sen de yakında anlarsın” sözleri ile irkilme, içten içe utanma, ama elden bir şey gelmemesinin verdiği huzursuzluğu hissetme. Akşamları kendi kendine kalma ve devamlı kendini telkin etme. “Ne olursa olsun Müjdat asla, ne olursa olsun Müjdat asla.”

Ertesi gün ilk sertlik. Okulun kapısından girerken bir öğrencinin küfür etmesi, yanıma çağırma ve uzun uzun konuşma. “Bak işte oluyormuş” diye kendi kendime konuşurken, aynı öğrencinin yanımdan uzaklaşırken yeniden küfretmesi. Öğrenciyi çağırıp yeniden konuşma ve küfürü daha yakından yeniden işitme ve tam o anda öğrencinin ensesinde patlayan tokat ile benim başarısız olduğumu düşünen bir öğretmenin olayı kendince çözmesi. Tokat atan öğretmene bu yaptığının yanlış olduğunu anlatma. Çabamla dalga geçilerek, yolun başında olduğumun söylenmesi, dinlenilmemem. Sınıfım huzurumdur derken öğrencilerimden birini ağlarken görme, bir başka öğretmenin kızdığını öğrenme ve öğretmenler odasını hırsla girip hepi topu diğer dört öğretmene, “Kendi öğrencilerinizi dövün, benim öğrencilerimi asla”, diyerek kendimce öğrencilerime küçük çaplı bir kalkan oluşturma.

Bir yandan sistematik şiddetle mücadele etme çabası, diğer yanda “Ne olacak bu okuma yazma sorunu” diyerek gerçeklerle yüzleşme. Sınıfın her yerinde açılan kurşun kalem atıkları ve silgi kalıntıları ile hummalı bir çalışma. Dokuz öğrencimin minik minik okuma gayreti arasında gözümün Kadir’e takılması. Herkes çabalarken Kadir’in sınıfta düşler kurmasının bendeki gerilimi gün geçtikçe artırması. Müdürün, “Müfettiş geliyor, ona göre” söylemiyle kaygının iyice artması. Diğer öğretmenlerin müfettiş öncesi gayretinin yarattığı tedirginlik. Müfettişin korkulması gereken bir öcü olduğuna inanışla öğrencilere iyice yüklenme ve tam da bu anda emeğimi hiç görmeyen Kadir’in sınıfta bireysel özgürlüğünü ve özerkliğini ilan edişi.

Kadir’in verdiğim anlamsız ödevi yapmaması, bir de bununla övünmesi ile kendimi kaybedişim ve Kadir’in gözlerine sinirle bakıp, elimin Kadir’in kulağına istemsizce uzanması ve kulağını tutarak Kadir’e kızmam. Günün sonunu getirememe, içimin parçalanması, kendinden nefret etme ve bir kuytuya gidip, tekliğe verip, “Ben ne yaptım?” gözyaşları ile günü bitirme. Ertesi gün ne yapsam da Kadir’in gönlünü alsam diye düşünme, fırsatını bulunca Kadir’e yaklaşma ve başını okşamak için Kadir’in saçına elini uzatma, eli gören Kadir’in kulağı yeniden tutulacak korkusuyla başını geriye doğru uzatması. Kadir’in istemsiz hareketiyle yediğim ikinci tokat ve kendimden iğrenme anı. Ve o günü unutmayarak, minik gözlere sadece gülen öğretmen olmaya söz verme.

Aklın gizli, görünmeyen odalarından birine Kadir’i saklama ve yaşama devam etme. Öğretmenliğin dünyanın en güzel mesleği olduğuna inanma, harıl harıl çalışma, yeni projeler üretme. Üç yılın ardından devletten istifa etme, özel bir okulda çalışmaya başlama, çocuklarla yoğrulan, her günü ayrı doğaçlama ile geçen günlere devam etme. Tüm bu günlerde arada bir kimse bakmıyorken, “Ne kadar da harika bir öğretmenim” diyorken, gizlice saklı odaya göz atma ve sızıyı derinde hissetme.

Ağaçların yapraklarını dökmesi, mevsimlerin geçmesi, günlerin yılları kovalaması, her şey unutulur diye ince ince düşünme ve o anların birinde yaşamın sizi kendi kuytu köşesine sıkıştırması. On yıl sonra telefona gelen bir bildirimle irkilme. Okula ilk girişteki gibi ayakların titremesi. Kadir’in sosyal medyadan arkadaşlık isteği göndermesi ve zihnin karanlık odasına projektör tutulması. Bir bekleyiş arkasına saklanan, sessiz “Ne olur olmasın” haykırışı. Zaman, mekan, takvim, yaprak… Bazı şeyler çok değişirken, bazı şeylerin çok derin kaldığını anlama anı. “Telefona düşen mesajınız var” işareti…

“Kulağımı hatırladınız mı…”

Diyoruz ya, çocuktur unutur. Asla unutmaz, o unutsa siz unutmazsınız. “Hocam bırak bunları dayak mı kaldı, o zamanın tokatları acıtmıyordu şimdinin sözlerinin acıttığı kadar.” Minik gözler sadece gülen gözlerinizi görsün.

Bu arada Kadir’in hepinize selamı var. Derin kucaklaştık (yarayı iyileştirmiyor).

 

 

Bu yazı, Kadir’in izniyle yayımlanmıştır.

 

Müjdat Ataman

[email protected]

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber