Bu haber kez okundu.

İÇ SESİNİZ SUSMADIKÇA
Aslında her yetişkinin çocuksu bir yanı vardır içinde. Kimi zaman sebep yokken delice dans ettiren… Kimi zaman kalbe bir ok saplanmışçasına için için ağlatan…
Böylesi anlar insanın ruhen ferahladığı, fabrika ayarlarına geri döndüğü, içindeki çocuğun uyanıp kişiyi terapi ettiği anlardır…
Zira kişinin en iyi terapisti çocukluğudur.
Bir de içinde çocukluğu olmayanlar vardır, çabuk büyüyen, erken olgunlaşanlar.
Ne doyasıya gülmeyi ne de doyasıya ağlamayı becerenler…
Çocukluk yılları, ebeveynlerinin baskı duvarları ile çevrilip çocuksu heyecanları engellenenler…
Kalpleri, çocuksu cıvıltıları duymak ve yaşamın renkleri ile oynaşmak yerine, “Bir şey derler mi acaba?” diye sürekli birilerinin gözüne bakarak geçenler…
Çocukluğu, kısa pantolonu ile mezara gömülüp yetişkin entarisi ile sokağa salıverilenler...
Kıpır kıpır atan çocuk kalbine ağır yük bindirilenler…
Böylesi kişiler, asık suratlı olmayı “olgunluk”, tebessüm etmeyi “laubalilik” olarak görürler.
Zira onların içinde çocuk yoktur.
Çocukluğu olmayanın tebessümü de olmaz.
Peki, bu bir yazgı mıdır? Kişi kendi çocukluğu ile göz göze gelip birbirlerine tebessüm edebilir mi bir gün?
Tabii ki edebilir…
Ancak bunun ilk şartı, kişinin kendi “iç seslerinden” kurtulmasıdır.
Kendine ha bire “dur yapma” diyen iç seslerden… Kendine sürekli “kaygı” fısıldayan iç konuşmalardan arınması…
Ne etik ne ahlaki hiçbir gerekçesi olmadığı hâlde, kendine kaygı veren her kasılmanın üstüne cesaretle gitmesidir.
Parkta çocuğu ile salıncağa binmelidir mesela. “Deli mi ne, koca adam salıncağa binmiş derler şimdi” diyen iç sesine “Evet biraz deliyim galiba” diye tebessüm edip salıncakta sallanmalıdır koca adam olduğuna bakmadan. Sanki içindeki çocuğu sallar gibi…
Lunaparka gitmeli ve “Siz binin, ben bekleyim” dememeli… En korktuğu araca çocuklarla binmelidir. Yukarıdan aşağı hızla düşerken, rayların üzerinde süratle giderken kollarını açıp bir çocuk gibi kalbinin pır pır atmasına izin vermelidir.
İçinde kendine engel olan zincirleri kırmalı, kaygılardan sıyrılıp korkularını aşmayı öğrenmeli, yaşamla ilk defa tanışır gibi “merhaba artık ben de varım” demelidir.
Eşi ile bisiklete binmeli mesela, kırlarda bayırlarda dolaşmalı. “Biri görürse ne der” diyen iç sesinin ağızına bir daha açılmamak üzere bandajlar yapıştırmalı… Sonra da eşine “hava atmak” için kollarını yana açıp yokuş aşağı sürmelidir bisikletini.
Ve taşa takılıp yere düştüğünde çocuklar gibi gülmelidir eşi ile… Korkmamalıdır düşmekten, biri kızacak diye kaygılanmamalı, sağa sola bakıp “Ayıp oldu mu acaba?” demek yerine, gökyüzüne bakıp yaşamak ne güzelmiş diye kirpikleri ıslanmalıdır örneğin.
“Bunlar bana göre değil, dünyaya çok kapılmamak gerek” diyen iç sesine de cevap vermelidir belki de. Peygamberin bile eşi ile yarışıp tebessüm ettiği hayatı, neden kendine dar ettiğini sorgulamalıdır. Ve daralttığı bir yaşamın faturasını çocuklarına kestiğini, onların haklarına girdiğini unutmamalıdır.
Unutma, seni her sabah mutsuz uyandıran… Yaşama sevincini elinden alan… Çocuklarınla çocuklaşmayı sana yakıştırmayan, sokaklarda çocuklarınla dans etmene “ayıp” diyen iç sesin, çocukluğunda işittiğin ve bugüne kadar içinde taşıdığın kaygılarındır.
İçindeki çocuğu uyandırmanın zor olduğunu da sanma. Bugün başla istersen hayata merhaba demeye. Geç aynanın karşısına, kendine dil çıkart çocuk gibi. Hadi tutabiliyorsan tut kendini, gülmek geçiyorsa içinden gül, bir çocuk gibi…
Yap bunları, kendin için olmasa da çocukların için ve onlara çocuklaşabilen bir ebeveyn olmak için...


Kaynak: Pedagog Adem Güneş
BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Anahtar Kelimeler:
sesiniz susmadıkça

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber