Bu haber kez okundu.

EĞİTİMDE BİR YÖNTEM OLARAK KORKU!

Eğitim her ne kadar herkesin üzerinde fikirlerini rahatlıkla söyleyebildiği bir alan olsa da, işin uygulama alanı çoğunlukla öğretmene rezervedir. Uygulama merkezinin öğretmen ama adının “öğrenci merkezli eğitim” olan nadide bir eğitim türüdür bizim ülkemizdeki. Bu merkezler kalabalığında öğretmenlerin kendilerinden başka herkesin birkaç cümlelik denemeden sonra başarıyla formüle ettiği “Eğitim nasıl olmalıdır?” cümlesinin ne anlama geldiği konusunda diğer vatandaşları kadar hazır cevapları yoktur.  Çünkü öğretmen “yerinde saha çalışması” ile okullarda olup bitenin pedagoji kitaplarının tarifini ve yöntemini yaptığı kadar basit olmadığı konusunda hemfikirdir. Örneğin Ağrı’nın sınır köyünde görev yapan öğretmenin üniversitede pedagoji derslerinde kendisine öğretilen Pavlov, Skinner, Bruner gibi kuramcıların kuramlarının Ağrı’nın o dağ köyünde işe yaramadığını görmek şaşırtıcı olmasa gerek.
 
Ancak bu yazıda asıl işlemek istediğim nokta öğretmen etkinliğinin en büyük engelleyicisi olduğunu düşündüğüm bir konuyla ilgilidir: Eğitimin sınırları cezalarla belirlenmiş çerçevesi öğretmen tutumlarının hareket sahasını daraltmakta, öğrenci merkezli eğitim öğretmeni ceza konusunda tedirgin etmektedir.
 
Şunu son derece rahatlıkla söyleyebilirim ki, öğrencisine dayak atmak ya da hakaret etmek için can atan öğretmen yoktur. Zaten ne dayak ne de hakaret bırakın öğretmeni, bir insana yakışan şeyler değildir. Ama sorgulanması gereken şudur:  Dayak ve hakaret ne zamandan beri öğretmenle ilişkilendirilir olmuştur? Bir eğitim kurumunu betimleyebilecek onlarca kavram varken neden dayak sözcüğü ilk anılan şeylerden bir olmuştur? Bu dayakçı öğretmen söylemi zamanla medya marifetiyle kamuoyunun kafasına bir dayakçı/hakaretçi bir öğretmen prototipi yerleştirmiş ve öğretmen-öğrenci ilişkilerinin çocuk üzerindeki en ufak bir olumsuz yansıması dahi veliyi, kafasındaki prototipinde yönlendirmesiyle, ona soluğu Milli Eğitim’de aldırmıştır. Bu dayakçı/hakaretçi öğretmen prototipi öğretmen tutumlarını cezalar konusunda sınırlandırdığı gibi öğrenci ve veliler için öğretmenlerini sürekli şikayet etme gibi bir furyaya dönüşmüştür.
 
Ceza konusunda başına ne geleceğini bilmeyen öğretmen, zaman zaman kullandığı sert dilin “hakaret” olarak algılanıp algılanmayacağını tartarken gitgide daha fazla dilini tutmakta, bu dilini tutmalar ister istemez onun aktifliğini ve kendini ortaya koyuşunu daha çok gölgelemektedir. Bu tip yakınmaları olan öğretmenlerin en çok duyduğu cümle, “ Sen dersini ver çık, isteyen dinler istemeyen dinlemez” olmuştur.
 
Ama bu meslek istemeyenin dinlemediğinde öğretmenin gönlünün razı gelmediği bir meslektir. O dinletmek, öğretmek, eğitmek için ordadır. Ama fedakarane bütün benliğini ortaya koymakla Milli eğitime şikayet edilmek arasında çok ince bir çizgi vardır.  Sizin bütün yıl canınızdan can gider ama müfettişin duyduğu tek bir cümledir: “Öğretmenim bana …… dedi”.
 
Öğretmen sözkonusu öğrenciye “aslanım, koçum, canım” da demiştir ama müfettiş teşekkür etmeye gelmemiştir. Çünkü öğretmenler camiasında genel görüş şudur: Müfettişin görevi teftiş etmektir, teşvik etmek değil. O öğretmen camiasında fazla kızdırılmamaları gereken, ne söylerse söylesin alttan alınması gereken, bir de gelecekleri hafta tüm evrakların eksiksiz olmasını görmek isteyen insanlar olarak görülür. Müfettişlerin geleceklerini duyan öğretmelerin, anne babasının kendilerine kızmalarından korkup oraya buraya dağılmış oyuncaklarını toplayan çocuklar gibi canhıraşane eksik evraklarını derleyip topladıklarını görmek ne kadar da utanç vericidir. Nihai hedefi insan yetiştirmek olan bir insan grubunun hareket alanı, bunu en iyi kendilerinin bildiğini iddia eden insanlarca daraltılmıştır. Öğretmen, eğitime kaynaklık edecek hareketin belirleyicisi olarak saha koşullarını değil, 657’yi baz almıştır. Eğer devlet memurları yasası bir eyleme onay vermiyorsa öğretmenin aksi yöndeki tümevarımının hiçbir önemi yoktur. Öğretmen korkaklaşmış ve yapacağı eylemin devlet memurlarının disiplin suçlarını ihtiva eden maddelerinin birine temas edebileceği konusunda endişe taşır duruma gelmiştir. Bu, onu derste salt bilgi taşıyıcısı düz bir öğretmen yapmakta, okuldaki genel toplantılarda en masum eleştirisini ve talebini dahi dillendirmekten korkar hale getirmektedir. Bunun tek bir nedeni olabilir: Öğretmen korkmaktadır. Mesleğinin isim kökeni “öğretmek” fiilinden gelen, öğretmek için önce öğrenmek ve sorgulamak durumunda olan, toplumda aydın insanlar olarak görülen bir camianın fertleri başarılı bir şekilde işlenmiş soruşturma yemiş, sürülmüş, açığa alınmış öğretmen hikayeleriyle susmayı tercih etmişler ve bu susuşlar onları güvende oluşun dayanılmaz hafifliğine bırakmış, otoriteyi rahatsız etmektense haklarından bazılarından feragat etmek noktasına gelmişlerdir, ki bu da şartlar hangi yönde gelişirse gelişsin benim bu camiaya bir eleştirimdir.
 
Öğretmen korkmaktadır çünkü üniversitenin özgür ortamından mezun olduktan hemen sonra kendisini bir anda ne yaparsa cezalandırılacağı konusunda bilgilendiren hazırlayıcı eğitim seminerlerinde bulmuştur. Mesleğine karşı en heyecanlı ve idealist tutumlar takındığı zaman diliminde, kafasından geçirdiği tüm planlamalar “Aman Hocam, ayağını denk al” cümlelerine toslamıştır. Ayağını denk almak eğitim camiasının parolası olmuştur adeta. Ayağını denk almaya şartlandırılmış bir öğretmen grubundan beyin fırtınası sonucu yeni öneriler beklenemez.  Yapmayı düşündüğü eğitime dair planlar bizzat “kıdemli eğitimcilerce” daha başlamadan ısrarlı uyarılarca sona erdirilir: “Aman Hocam başına iş açma!”
 
Burada yasa uygulayıcılarının bilmesi gereken şey şudur: Hissiz, donuk yasa metinleri her şart ve durumda soruşturulan eylemin karşılığı olmayabilir. Çünkü yasa maddesi genel resmi verir, belirli bir öğretmen davranışının cezasını ortaya koyar ama sürecin hangi yönde geliştiği, öğretmenin sözkonusu eyleminin temel motivasyonuna hiç yer verilmez. Yasa işin sadece sonuç kısmı ile ilgilidir. Öğretmen şunu yapmış mıdır? Evet yapmıştır, o halde konu kapanmıştır. Yasa için öğretmen davranışının temel motivasyonunun ya da teftişin başlayıp ta bittiği son güne kadar öğretmenin içine girdiği tedirgin ruh haliyle sıfıra yakın bir verimle çalışacak olmasının hiçbir önemi yoktur. Öğrencilerine özgür düşüncenin öneminden ve hayatta yapacakları işler için cesur olması gerektiğini her fırsatta dillendiren öğretmen, kendisinden çocuklara öğretmesi istenen şeyi yani özgür düşünceyi kendi de benimsediği için soruşturma yemiş, bir anda kendini sinmiş ve yılmış bulmuştur. Süreç, teftiş geçiren öğretmenin yapmayı düşündüğü her iş için yasa maddelerini karıştırması ile neticelenir. Bu cezai yaptırım metinlerinin hala yaşayıp yaşamadığı bile meçhul olan yazarının bu metinleri neye göre hazırladığı, yazdığı yılda geçerli olan bir hususun neden günümüzde de geçerli olmak zorunda oluşu, eğer bu metinler vahiy değilse mutlaka araştırılmalı, konuşulmalı ve güncellenmelidir.  Soruşturulması gereken öğretmen değil öncelikle bu metinlerdir.
 
Burada savunulan şey, bir memurun yapacağı bütün eylemler için sonsuz bir özgürlüğe sahip olması değildir. Zaten yeryüzünde sınırsız bir özgürlük vadeden hiçbir sistem yoktur. Ancak sınırları kesin ve sadece sonuca odaklı tehditkâr yasa maddeleri de insan verimliliğini engeller. Bunun ortası bulunmalıdır. İnsanların ne kendilerini sınırsız bir özgürlük içinde bulup hoyratlaşacakları ne de yaptıkları ve yapacakları eylemlerin bir suç teşkil edip etmeyeceğine her fırsatta kafa yormaya yönlendirmeyen bir sistem üzerinde düşünülmelidir. Bunun sağlanabilmesi için en öncelikli şart kendileri de bir zaman öğretmen olan müfettişlerin öğretmene daha fazla empati yapmaları, karşılarında hazır ol’a geçecek kadar korkuya bulanmış bu eğitimcilerin bu durumu üzerindeki sorumluluk payları üzerinde düşünmeleri ve takdir haklarını eğitimin en önemli dinamiği olan öğretmenden yana kullanmaları ile gerçekleşebilir.
 
Günümüzün genç idealist öğretmenlerinin eğitime dair yaptıkları beyin fırtınaları yazarı dahi belli olmayan soğuk, donuk, hissiz yasa maddelerine kurban edilmemelidir. Bir öğretmenin girişimcilik yaparken aklında olması gereken tek şey önerisini hangi silsileyle karar merciindeki kişiye ulaştırmak zorunda olduğu ya da mevzuata ters öneriler olması durumunda hangi cezaya çarptırılacağı değil, bu girişimciliğin çocuklar üzerinde ne tür bir dinamizm ve yenilik ortaya koyacak olmasıdır. İnsanları yeni fikirlere sevk etmek ve onların bunları benimsemesini beklemek korkutmakla değil, teşvik etmekle olur. Aksi takdirde öğretmenler odasının, zillerin eşliğinde mekanikleşmiş salt bilgi aktarıcılar grubunun mesken alanı olması kaçınılmazdır. 

M. Mustafa DAĞLI
Eğitimci

[email protected]

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber