Bu haber kez okundu.

Derste Öğretmeyin, Öğrenin!
 Yıllar önce Ankara’da özel bir fen lisesine edebiyat öğretmeni olarak başvuruda bulunmuştum. İşe alım sürecinde fen lisesi öğrencilerinin edebiyat dersini hiç sevmediklerinden yakınarak bu dersi sevdirmek için neler yapabileceğimi sormuşlardı. Anlattıklarım hoşlarına gitmiş olacak ki işe alındım. Göreve başladıktan yaklaşık üç ay kadar sonra müdür beni odasına çağırdı ve bana merhaba bile deme zahmetine katlanmadan direkt konuya girdi:
“Sevdir dediysek bu kadar da demedik.”

Ondan sonrası nutuk kıvamında: Bunlar fen lisesi öğrencileriymiş, dersleri daha akademik işlemeliymişim. Ders kitabı dışındaki kitaplardan pasajlar okurken görülmüşüm, şiir okurken yakalanmışım, hiç test çözdürmüyormuşum, sınıfımdan kahkaha sesleri geliyormuş…

Suçlamalar bitince, mesleğe yeni başlamış olmanın verdiği çekingenlikle neyi hedeflediğimi anlatmaya çalıştım. Öğrencilere kazandırmak istediklerimin gerçek hayat öneminden bahsettim. Anlattıklarımın arasından “hayat” kelimesini hızla çekip aramızdaki diyaloğu sonlandıran şu cümleyi kurdu:

“Sen kim, çocuklara hayatı öğretmek kim?”

Hayatı öğretmek gibi bir iddiam yoktu elbette, tek derdim öğrencilerde var olan “öğrenme tutkusu” nu yeniden açığa çıkarabilmekti.

Sonrasında müdürün bu öfkesinin kaynağının edebiyat dersini çok sevdiği için fen lisesinden ayrılmak isteyen iki öğrenci yüzünden olduğu anlaşılsa da mesleğimle ilgili yaşadığım ilk büyük hayal kırıklığı budur.

Şimdilerde ise eğitimciler olarak başarı ve sonuç odaklılığın bizi getirdiği noktada büyük çelişkilerle boğuşuyoruz. Ne yazık ki Türkiye’de çok az sayıda okul, “Biz akademik odaklı değiliz” deme lüksüne sahip. Bir kısmı, akademik odaklılıkla sosyal odaklılığı dengeleme derdinde. Kalan büyük çoğunluğun ise böyle bir derdi bile yok.

Yapılandırmacı sistemin proje ödevleri için geliştirdiği o şahane dereceli puanlama anahtarlarının bir tanesine göre proje ödevine not verin bakalım ne oluyor? Akşam okul müdürünün telefonları susuyor mu?

İnternetten neredeyse hiç okunmadan kopyalanmış karton israfı proje ödevlerine geribildirim ve düzeltme vermeden 100 verdiğimiz öğrenciyi, ileride mimarlık fakültesine gönderip de üç gün boyunca sabahlayarak çizdiği taslağı öğretim üyesi “olmamış” diyerek çöpe attığında yaşadığı hayal kırıklığında da yanında bizler olacak mıyız?

Peki doktor bir veliyi işini gücünü bırakıp yazılıda 98 alan çocuğuna 2 puan daha istemek için okula gelmekten alıkoyabilecek olan şey nedir?

Az bir emekle sanal başarılar yaratıp sonra “Bu çocuk niye dış motivasyonlu oldu?” diye hayıflanarak geçirdiğimiz ömrümüzde gerçekten değer vermemiz gereken şey ne?

Çocuklarımıza gerçekten ne öğretiyoruz?

Onları zorluklarla mücadele ederek kazanacakları gerçek başarıların mutluluğundan mahrum etmeyi ne zaman bırakacağız?

Hatalarından ders almalarına ne zaman izin vereceğiz?

Şu cümle size tanıdık geliyor mu örneğin: “Ne yapalım sistem adaletsiz, böyle adaletsiz bir sistemde adaletli olmaya çalıştığımızda çocuklarımıza kötülük yapıyoruz.”

Son günlerde ne kadar çok duyuyoruz bu cümleyi öyle değil mi? Çocuklarımıza yaptığımız esas kötülüğün ne zaman farkına varacağız?

Çocuklarımıza kazandırmamız gereken tek bir beceri var: O da öğrenme tutkusu. Öğrenmenin sorumluluğunu öğrenciye vermeden bunu başarabilmemiz ise mümkün değil.

Gelin öğrenmenin sorumluğunu öğrencilere vermek için neler yapmamız gerektiği üzerinde duralım:

İlk olarak odağımızı öğretmekten çok öğrenmeye çevirmeliyiz.

Derslerde yaratıcılığımızın ortaya çıkmasını engelleyen en önemli unsur zaman ve müfredat baskısı. İtiraf etmek gerekirse aynı zamanda bir çeşit sığınak. Oysaki kendimizi zaman ve müfredat baskısından soyutlayabildiğimiz bir beş dakikanın bile sonrasında bizlere çok büyük kazanç olarak döneceğini bilsek konfor alanlarımızdan çıkmaya biraz daha cesaret edebileceğiz. Evet kabul ediyorum, yükümüz ağır ve derslerimizin tamamını sihirli değnek değmiş gibi farklılaştıramayız. Ama her derse katacağımız küçük bir yenilik, hem bizim hem de öğrencilerin derse karşı olan ilgi ve heyecanını artıracaktır.

“Ne yapalım müfredat çok yoğun” “Ne yapalım dersimin süresi az.” “Ne yapalım sınav var.” “Ne yapalım veliler böyle istiyor.” diyen iç sesimizi kısıp derslerimizi farklılaştırmamızı sağlayacak yeni yaklaşımları öğrenmeye ve denemeye istekli olduğumuzda, derslerimiz bir süre sonra hiç ummadığımız kadar çeşitlenecek ve bu durum öğrencilerimizi de kendi öğrenmelerinin sorumluluğunu almaya zorlayacaktır. Öğrenmeyi modelleyen bir öğretmenden daha güzel bir örnek olabilir mi?

Bunun yanı sıra bilginin tek sahibi olmadığımızı, bizim öğrencilerden ve öğrencilerin de birbirlerinden öğrenebileceklerini kabul etmemiz gerekiyor. Belki de değişen rolümüze uygun bir isim vermemiz gerekiyor kendimize: “Öğretmen” yerine “öğrenme ortamları tasarımcısı” ne dersiniz?

“Bugün okulda ne öğrendin?” demeyi bırakıp “Ben bugün okulda ne öğrendim?” diye kendimize sorsak. Güne eğitimpedia’dan bir yazı okuyarak başlasak örneğin, öğle tatilinde bir TED konuşması izlesek, okuduğumuz yazılar ve izlediğimiz videolar üzerine teneffüslerde öğretmen arkadaşlarımızla sohbet etsek. Okuduğumuz bir yazıya yorum yazsak. Sınıf içindeki bir deneyimimizi ve yaratıcı fikrimizi kaleme alsak ve paylaşsak. Yaptığımız her planda küçük de olsa bir değişiklik yapsak. Şaşırsak ve şaşırtsak.

Kısacası “öğrenmişler” olarak “öğretmek” sevdasıyla kendimizi heder etmekten vazgeçsek, öğrencilerin kendi öğrenmelerinin sorumluğunu alabilecekleri bir özyönetimi sağlayabileceğimize inanıyorum.

Bu yazı öğretmenlere açık bir çağrıdır: “Öğretmeyin, öğrenin!”

 

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber