Bu haber kez okundu.

Çocuklarımızın Bunları Duymaya İhtiyacı Var

Pennsylvania’da tecrübeli bir İngilizce öğretmeni olan Peter Greene, günümüzde genç olmanın zorlukları üzerine yazmış. Bu etkileyici yazı, “Tek Yanlış Hareket” sendromunu ve bu sendromu ve toplum onlara bu mesajı verdiği için çocukların hayatlarını mahvedecek tek bir hata yapmaktan nasıl korktuklarını anlatıyor. Yazının sonundaysa, Greene’in derste öğrencilerine söyledikleri ve öğrencilerinin bu sözlere verdiği tepkiler yer alıyor.

Yazar Hanna Rosin’in Silikon Vadisi’ndeki yüksek öğrenci intiharı oranıyla ilgili haberi, büyük ses getirmişti. Habere göre Palo Alto’dati intihar oranı on yıldır, ülke ortalamasının dört ya da beş katıydı.

Ülkenin en zengin kesimlerinden birindeki ailelerden gelen öğrencilerin böylesine uç davranışlar sergilemesinin anlamı ne olabilir? Bu sadece intiharla ilgili bir mesele değildir. Rosin şöyle diyor:

Arizona Devlet Üniversitesi profesörü Suniya Luthar’la çalışma arkadaşlarının yaptıkları araştırmalar, zengin ortaokul ve lise öğrencileri arasındaki alkol ve uyuşturucu madde kullanımının yoksul çocuklarınkine göre yüksek, ülke ölçülerine göre çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. * Luthar’la arkadaşlarının hazırladıkları raporda, önemli depresyon, kaygı ve suç davranışlarının ülke ortalamasının iki ilâ üç katı fazla olduğu belirtiliyor. Yedinci sınıftan başlayarak, zengin zümrede ve fakir zümrede suça meyilli çocukların oranı aynı ama kurallara karşı gelme biçimleri farklı. Örneğin fakir çocuklar daha fazla kavgaya karışıp silah taşıyorlar. Luthar bunun kendini savunmayla ilgili olduğunu söylüyor. Öte yandan rapora göre zengin çocuklar yüksek oranda yalan söylüyor, kopya çekiyor ve hırsızlık yapıyor.

Rosin yazısında ailelerin çocuklara uyguladığı baskıdan söz ederken, “Zengin Profesyoneller Neden Çocuklarına Bu Kadar Baskı Uyguluyor?” başlıklı bir yazı yazan Rebbeca Rosen de ona katılıyor.

Rosen’e göre profesyoneller konumlarını kolay kaybedebileceklerini, sahip oldukları konumu çocuklarına aktaramayacaklarını düşünüyorlar.

Bütün bunlar, San Diego, Kaliforniya Üniversitesi’nden ekonomistler Garey ve Valerie Ramey’in, zekice ifade ettikleri “ufaklıklar yarışıyla” sonuçlanıyor. İki ekonomist, 2010 yılında yayınladıkları bir yazılarında, “Üniversiteye girişlerin zorlaşmasıyla birlikte ebeveynler arasındaki rekabet, yani üniversiteye hazırlık için harcanan saatler giderek artıyor” diye belirtmişlerdi. Yazıda, ufaklıklar yarışının öncelikli olarak yüksek eğitimli ebeveynler arasında geçtiği, çünkü daha az eğitimli ebeveynlerin, özellikle de bu yüksek rekabet ortamında seçkin okulların neredeyse kapısından bile geçemedikleri tespit edilmişti. Çocuklarının başında en çok duran ebeveynler, bu şekilde davranarak daha az para kazansalar da yüksek eğitimli ebeveynlerdi.

Devlet okullarına kadar sirayet eden bu rekabetçiliğin sebeplerini arıyorsanız, buyurun, bir örnek:

Araştırmayı yapan akademisyenlerden Friedman’ın görüştüğü bu ebeveynlerden birisi, rekabet kültürüyle ilgili olarak şunları söylüyor: “Bence oğlumun rekabetle sadece burada değil, hayatı boyunca karşılaşacağını anlaması önemli. Büyürken, spor yaparken; okullara kabul edilmeye ya da işe girmeye uğraşırken hep rekabetle karşılaşacak.” Friedman, “Bu davranış çocukları, okul sistemi ya da kârlı iş piyasası gibi ‘kazanan her şeyi alır’ ortamlarına hazırlıyor” diyor.

Tepedekilerle diğerleri arasında bir uçurum olduğu için rekabet her şeyden daha fazla önem kazanıyor. Artık orta sınıfla varlıklı seçkin zümre arasındaki bu uçurum muazzam boyutlara ulaşmış durumda ve bir çocuk on sekizine geldiğinde hayatının gidişatı belirlenmiş oluyor. Zengin seçkinler kendi konumlarını çocuklarına aktaramıyorlar ama çocuklarının mümkün olan her tür desteği almasını sağlayabiliyorlar. Özel dersler, kişisel yaşam koçları, en kaliteli ekipmanlar, en iyi teknolojiyi sadece zengin ebeveynler sunabiliyor.

Robert Putnam, “Çocuklarımız” (Our Kids) kitabında, nazik bağlantıların ve sosyal sermayenin daha zengin çocuklara nasıl fazladan bir avantaj sağladığını anlatıyor. Zengin ebeveynler hemen birilerini arayabilir, problemleri parayla çözebilirler. Bu da bizi, John Hopkins’in aile ve komşuluk bağlarının bir öğrencinin geleceğini nasıl etkilediğini gösteren araştırması gibi araştırmalara götürüyor.

Rosin ve Rosen, zenginlerin o tek yanlış hareketten çok korktuklarının altını çiziyor. Küçük Jane tek bir yanlış hareket yaparsa, Daha Az ve Yeterince İyi Olmayan bir hayat sürmeye mahkûm olabilir ve başarısızlığa uğrayabiliriz çünkü.

Peki, diyelim ki Silikon Vadisi’ndeki zengin zümre böyle düşünüyor, ya biz? “Zenginlerin de dertleri var” ya da “En tepedekiler bile çaresiz kalıyorsa, biz ne yapabiliriz ki?” ifadeleri vardır hep.

Başarısızlık korkusu ve bu başarısızlığın neyle sonuçlanabileceğini bilmek yavaş yavaş bütün sisteme sızıyor ve farklı şekillerde tahribata neden oluyor. Silikon Vadisi’ndeki çocuklar, ebeveynlerinin istediği şekle girmek için ağır bir baskı altında eziliyorlar. Öte yandan, ebeveynlerin çocuklarına fazladan avantaj sunamadığı daha alt düzeyde, korkuya umutsuzluk da ekleniyor.

Silikon Vadisi’ndeki çocuklar üzerlerindeki bütün baskıya rağmen, zenginliğin onlara kazandırdığı çok önemli bir avantaja sahipler; her şeye baştan başlayabilirler. Hem Putnam, hem de John Hopkins araştırması, aynı oranda uyuşturucu kullanan zengin ve yoksul çocuklardan, yoksul çocukların yakalandıklarında daha ağır bir bedel ödediğini gösteriyor. Zengin çocuk yakalandığında babası bir iki yeri arıyor, bağlantılarını kullanıyor. Yoksul çocuksa yakalandığıyla kalıyor. Öte yandan Rosen ve Rosin zengin çocukların da, duygusal ve psikolojik olarak bedel ödediklerini öne sürüyor.

Yani çocuklar, dünyanın onları Tek Yanlış Hareketleri sonucunda mahvedeceğini düşünerek ve kendileri de buna inanan aileleri tarafından yetiştirilerek, farklı biçimlerde bıçak sırtında büyüyorlar. Bu bana, Jessica Lahey’in, Hatanın Hediyesi kitabını hatırlattı. Bu kitapta çocukların hata yapmaya ihtiyaç duyduğu, bu hataların büyümenin bir parçası olduğu anlatılır. Buna göre, ebeveynleriniz ağırlıkları sizin yerinize kaldırdığı sürece kaslarınız gelişmez.

Nasıl, hata mı yapsınlar yani?! Ama bu, o Tek Yanlış Hareket olabilir işte! Çocuklar tam o anda onları dibe çekecek bir başarısızlık girdabına yakalanabilir ve nehir kıyısında bir karavanda, sac levha üzerinde ısıttıkları kedi maması yiyecekleri ile sefil bir hayat sürebilirler. Hayır, çocukların hata yapma lüksü yoktur. Yaptıkları hatayı idare edemezler.

Eğitim reformu hareketinin büyük bir kısmı bu düşünce yapısını yansıtır. Ölçütlerimizi koymalıyız, öğrencilerimizin de bu ölçütlere ulaşmasını sağlamalıyız çünkü sağlayamazlarsa başarısız olurlar ve onlar başarısız olursa ülkemiz başarısızlığa uğrar; milli savunmamız riske girer; uluslararası duruşumuz dağılır. Herkesin şunu anlaması gerek; eğer şu üçüncü sınıflar süper-hiper Koca Standart Sınavları geçemezse, başarısızlıklarının sonucu korkunç boyutlara ulaşır.

Amerika’nın nasıl olup da böyle derin bir korku içinde yaşayan bir ulusa dönüştüğünü giderek daha fazla merak ediyorum. Bu korku çocuklarımıza zarar veriyor. Bazıları sırça fanuslar içinde büyütülüyor; onlara sürekli olarak hayatla yüzleşecek kadar güçlü olmadıkları, bütün enerjilerini kendi savunma kabuklarını inşa etmeye harcamaları söyleniyor, ifade ediliyor. Bazıları ise tamamen açıktalar; onlara da Dişlerini Sık ve Sert Ol denip duruyor.

Rosin ve Rosen, baştan başlayabilen zenginlerin bile bedel ödediğini söylüyor. Bu bedel, “Sen bununla başa çıkamadığın için ben başa çıkmak zorunda kaldım. Eğer seni hapisten çıkaran biri olmasaydı sen de diplerde bir yerde olacaktın, çünkü aslında bunu hak ediyorsun” diyen bir bakış ya da konuşma olabiliyor.

Dünyayı daha zor, daha çirkin ve daha kaba bir yer haline getirdikçe bu korku öngörüsü de kendisini gerçekleştirmeye başlıyor. Çevremizdeki insanları ayağa kaldırmak ya da onlara yardım etmek yerine onlara kınayarak bakıyoruz; “Sert ol, çünkü hayat öyle.” Aslında hayat, biz öyle olmasına karar verdiğimiz için öyle!

Evet, hayatın kendine göre zorlukları, hoş olmayan acı dolu zorlukları var. İşte bu yüzden de elimizden geliyorsa daha fazla acıya ve zorluğa sebep olmamak gibi ahlâki bir zorunluluğumuz bulunuyor. Dünya, Tek Yanlış Hareketle hayatınızın mahvolacağı bir yer olmak zorunda değil.

Yeniden söylüyorum, sözüm eğitimci olmayanlara; bu durum çocuklarımızı yıpratıyor.

Uzun bir yazı oldu, farkındayım ama bir hikâyeyle bitireceğim. Birkaç yıl önce onbirinci sınıflara ders veriyordum. Korkudan taş kesilmiş gibiydiler, hiçbir şey yapamaz haldeydiler. Aslında iftiharlık öğrencilerdi, çalıştığım taşra lisesinin en iyi öğrencileriydiler. Ancak, emin olmadıkça asla bir şey yapmıyorlar, bu korkularını aşamıyorlardı.

Derken bir gün patladım. Onlara bakarken içim parçalanıyordu çünkü. Dersi bıraktım, sohbete başladım. (Bu arada öğrencilerime benim çok sıcak ve esnek birisi gibi göründüğümü söyleyecek olursanız size güleceklerdir.) Onlara, “Bakın, şimdi sizin hakkınızda bir şeyler anlatacağım, eğer haksız olduğumu ya da sizi anlamadığımı düşünüyorsanız beni durdurun” dedim.

Ve böylece konuşmaya başladım. Dedim ki; “bence çok korkuyorsunuz, bir yerde hata yaparsınız da hayatınız mahvolur diye ödünüz patlıyor.” Hiçbiri ses çıkarmadı. Bunun üzerine bazı eski öğrencilerimden söz ettim onlara. (Aynı küçük kasabada otuz yıldan fazladır öğretmenlik yaptığım için öğrencilerimin hayatlarını çoğu zaman izleyebilirim.) Üniversiteye kesin kararlı bir şekilde gittikten sonra okul ya da bölüm değiştiren ve bugün parlak kariyerlerle, mutlu hayatlar süren pek çok öğrencim olduğunu anlattım. Sonra çok büyük hatalar yapan öğrencilerimden söz ettim. İftiharlık bir öğrencim, kocasını terk edip, ona uyuşturucu madde sağlayan adama kaçmıştı ve sonunda hapse düşmüştü. Ama daha sonra hayatını yeniden kurmuş, yeni bir iş bulmuş, âşık olmuş ve yuva kurmuştu; şimdi mutlu bir hayat sürüyordu. Kendimden söz ettim sonra. İlk evliliğimi yürütemeyince mahvolduğumu, her şeyde başarısız olduğumu düşünmüştüm. Ama sonra zamanla, sandığımdan çok daha güçlü birisi olduğumu anlamıştım.

En sonunda da kendilerini anlattım onlara. Ne kadar güçlü, akıllı ve yetenekli olduklarını anlattım. İyi yürekli ve akıllı olduklarını, kendilerine güvenmeleri gerektiğini söyledim. Ne kadar dikkatli planlarlarsa planlasınlar, hayatın her zaman istedikleri şekilde gitmeyebileceğini ama onların bununla başa çıkabileceklerini ve hayatın bu iniş çıkışlarının onlara büyük ödüller sunacağını anlattım. Yollarını bulabilirlerdi. Buna tüm kalbimle inanıyordum. Her şey iyi olacak dedim öğrencilerime, siz her şeyin üstesinden gelebilirsiniz. Her şey iyi olacak.

Bazıları başlarını önüne eğdi. Bazıları öylece durdu. Bazıları ağladı.

Ben öğrencilerime güçlü olduklarını, değerli olduklarını; karşılarına çıkan zorlukları aşabileceklerini ve her şeyin yolunda gideceğini söylemek istemiştim ama çocuklarımız bizim kültürümüzde böyle şeyleri neredeyse hiç duymuyorlar. Bunun yerine, “Bir felaketin kıyısındasın, tek bir yanlış hareket yaparsan kendini çukurun dibinde bulursun ve eğer seni tanıyorsam muhtemelen bu yanlış hareketi yapacaksın” deyip duruyoruz onlara.

Okullarımızı her öğrenciyi elinden tutup kaldırıp, her birinin başarabilme gücünü bulmasına yardım edecek bir sistem yerine başarısızları bulup ayıklama amacı güden bir sisteme teslim ettik. Sürücü eğitimlerinizi hatırlayın; eğitmeniniz size gözünüzü yoldan ayırmamanızı, çukurlara bakmamanızı söyler çünkü nereye odaklarsanız o tarafa gidersiniz. Bizim de başarısızlıklara odaklanmayı bırakmamız, “yanlış hareketlerden” korkmaya harcadığımız zihinsel enerjimizi doğru hareketlere yöneltmemiz gerekiyor.

En önemlisi, insanlara göre bir dünya talep etmemiz ve bunun için çalışmamız gerekiyor. Hayır, hiçbir zorluğun yaşanmayacağı, keskin kenarların bulunmadığı dağınık bir dünya değil kastettiğim. Bu gerçek bir dünya olmaz zaten. Ama gençlerin, geçemedikleri bir sınavı ya da yenildikleri bir spor karşılaşmasını Hayatlarının Sonu olarak görmedikleri bir dünya istemeliyiz. Kimse yanlış bir hareket yaptığı için hayatının ellerinin arasından kayıp gideceğini hissetmemeli.

Pofuduk tavşanlar ya da gökkuşaklarıyla dolu bir dünya istememiz gerekmiyor ama dünyanın çocuklarımızı öğütmemesini istemek çok da büyük bir talep değil herhalde!

Selam bebekler. Dünyaya hoş geldiniz. Yazları sıcak, kışları soğuktur. Yuvarlak, ıslak ve kalabalıktır. Üstünde yüz yıl geçireceksiniz bebekler. Ve benim bildiğim tek kural, iyi kalpli olmak zorunda olmanız.

Kurt Vonnegut

Kaynak: https://www.washingtonpost.com/news/answer-sheet/wp/2015/12/31/the-message-our-children-need-to-hear-but-almost-never-do/

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber