Bu haber kez okundu.

Beyin Göçü olarak nitelendirilen şey aslında bir “Beyin Kaçışı” dır...‏
 
 
Sıcak para ve dış borç gibi kaynakların yarattığı suni büyümelerin verdiği rehavetle neredeyse ülke olarak kendimizi küçük bir Amerika; hatta Ortadoğu ve Kafkasların süper gücü zannediyorduk. Oysa başbakanımız bizim öyle büyük güç olmak gibi bir iddiamız yok dedi ve bizde ne olduğumuzu az da olsa öğrendik. Bugün de büyüyen ekonomimizin aslında ülkemizde sayısı 140 bini aşkın akademisyenimizi insan gibi yaşatacak bir maaşı veremeyeceğini verirse bunun ülke ekonomisine ağır bir yük bindireceğini de öğrendik ve güzelim ülkemizde her gün bir şey daha öğrenme tutkusuyla güne merhaba demekten bıkan bilim insanları ve de değerli beyinler, güne artık başka bir ülkede günaydın demeyi istiyorlarsa bunun sebebini varın siz düşünün. Hiçbir eğitimi olmayan 2000 insanı din filozofu diye atayınca ekonomi daha imanlı oluyor sanırım. 
21. yüzyılda teknolojinin ve de bilimin, insanın efendisi olduğu; bugün dünyayı yöneten ülkelerin de aslında insanın efendisi olan teknolojiyi üreten en iyi beyinleri elinde bulundurduğunu biliyoruz. Her yıl ülkemizde de pek çok değerli beyin, bilim insanı, daha iyi koşullarda bilim yapmak; her şeyden önemlisi insan gibi yaşamak ve insanlığa faydalı işlerin altına imza atmak için bu ülkelere beyin göçü denilen bir kaçış gerçekleştirmektedirler. Kaçma nedenleri ise aslında çok basit, çünkü ülkemizde bırakın bilim yapmayı, bazen gündelik işlerini dahi yapamayan bilim insanları söz konusu. Öte yandan bugün üniversitelerimizde görev yapan öğretim üye ve elemanlarının çoğu, bir kitap alırken bile kırk defa düşünürken; Türkiye Bilimler Akademisi, yurtdışında görev yapan Türk bilim insanlarının Türkiye’ye gelmeleri halinde onlara bu ülkenin bütün kapılarının sonuna kadar açık olduğunu bildiriyor. Aslına bakarsak bu son derece yerinde bir uygulama. Ancak TÜBİTAK’ın bu ülkeden kaçan bilim insanlarını geri getirmek yerine onların bu ülkeden kaçmalarına neden olan sorunları ortaya çıkarması ve de bu sorunları çözme yoluna gitmesi daha iyi olmaz mı? Ya da en azından şu anda kıt kanaat geçinen ve bu ülkede gerçekten tek derdi bilim yapmak olan insanları elinde tutmaya çalışsa; onları desteklese; bir takım geri kafaların ellerine bırakmasa; üniversitelerde zamanında 3-5 makale ve/veya benzeri çalışmalarla Profesör olmuş fakat hala bilim insanı olamamış insanların bir türlü tatmin olamayan egolarına kurban etmese; hadi diyelim bunları yapamıyor; o zaman mali durumları düzeltmeye çalışsa daha iyi olmaz mı? Sonuçta yurtdışından gelen her bilim insanını, TÜBİTAK başkanı yapmayacakları kesin. 
 
Bugün ülkemizden, tabiri yerindeyse, kaçan bilim insanlarının öncelikli kaçma sebebi, mali durumlar ve sonrasında da daha iyi koşullarda bilim yapabilme isteğidir. Ancak varsayalım ki TÜBİTAK, ülkemizden kaçan tüm beyinleri ya da en azından bir kısmını (ki %10’nun dahi geleceğine ihtimal vermiyorum, gerçekten bilim yapan beyinleri şu anda bulundukları ülkeler bir şekilde ellerinde tutacaklardır) geri getirmeyi başardı. Peki, bu insanları nerede ve de hangi koşullar altında çalıştıracak. Buraya gelen hoca, ben İstanbul Üniversitesi’nde falanca bölümde çalışmak istiyorum dediğinde TÜBİTAK bu imkanı sağlayabilecek mi? hadi diyelim ki bu sağlandı, peki üniversitenin o bölümünde görev yapan mevcut hocaların, bu insanları kabul edeceğine ihtimal veriliyor mu? Zira ülkemizin herhangi bir taşra üniversitesinden büyük bir üniversitesine master/doktora yapmak için başvuran araştırma görevlilerini bile kabul etmeyen bölümler, üniversiteler var. Ayrıca ülkemizden kaçan değerli beyinlerin çoğu, zaten ülkemizdeki üniversitelerde çalışan araştırma görevlisi, doçent vb. değil miydiler? Ve bugün dahi üniversitelerimizde özellikle araştırma görevlisi olarak çalışan beyinlerin çoğu, mobbing benzeri psikolojik baskılardan bıkıp ya istifa etmekte ya da başka ülkelere kaçmakta iken biz kimi nereye getirmeye çalışıyoruz? Hala görev yapanlar da zaten ya birilerinin adamı ya da görev yaptıkları bölümlerde bilim değil de sekreterlik yapmaktalar. Düşünün bir kere, bölümlerde görev yapan sekreterler emekli olunca yerlerine yenisi dahi atanmamakta. Neden? Çünkü asistanlar ne güne duruyor diyen hocalar, dekanlar var bu ülkede. Bu durumdan, YÖK, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve TÜBİTAK gibi kurumların haberleri yok herhalde? Yoksa neden bu sorunları çözmek yerine, kalkıp bu sorunlardan kaçan beyinleri geri getirmeye çalışıyorlar. Ancak ülkemizde ne yazık ki bu tür şeyler gayet normal. Doktoruna kızıp yurtdışından doktor getirmeye çalışan; yüz binlerce öğretmen adayı atama beklerken gerekirse yurtdışından öğretmen de getirtiriz diyen kafalardan daha başka ne beklenebilir ki. 
 
Bence Beyin Göçü olarak nitelendirilen şey aslında bir “Beyin Kaçışı” olarak isimlendirilse daha doğru olur. Çünkü insanlar gerçekten de bu ülkeden kaçıyorlar. Öyle olmasa istifa edip başka bir okula veya kuruluşta yine bilim yapabilirlerdi. Ancak sistem o kadar mafyavari ve organize ki, siz hayatınız boyunca çalışıp didinseniz bile, bir gün yazacağınız makalelerin hakemliği bu hocalara veriliyor. Doçent olmak istediğinizde, yine bu hocalar ve onun gibi düşünen insanlar karşınıza çıkıyor. Kendileri hakem veya jüri olmasalar bile, mutlaka tanıdıkları insanlar bu görevlere geldiği için arayıp bir şekilde, sizi yapacağınız ve de olacağınız her şeyden alıkoyuyorlar. Basit bir araştırma projeniz dahi, bu insanların onayına sunuluyor. Şimdi düşünün, bu tür bir sistemin olduğu bir yerde ne yapılabilir? Tabii ki de, ya sesinizi kesip her şey normalmiş gibi davranacaksınız veya hatta kaçıp gideceksiniz. Tabi burada tek bir suçlu yoktur. Sistem daha en başından en alttakine kadar bozulmuş ve yozlaşmıştır. Bu sistemin böyle gelip gitmesinde mevcut fakültelerde görev yapan araştırma görevlilerinin yanı sıra, onlara sahip çıkmayan ve asistan (?) denen insanlara üniversite bünyesindeki seçimlerde oy hakkı dahi tanımayan YÖK de suçludur. Ne yazık ki ülkemizde birçok insan çanta taşıyarak, bölümlerinin işlerini yaparak o üniversitelerde tutunmuşlardır. Bunu yapmayanlar ise, ya istifa etmiş, ya kovulmuş ya da bugün TÜBİTAK’ın getirmeye çalıştığı insanlar gibi yurtdışına kaçmıştır. 
 
Sonuç olarak şahsen ben de bugün yurtdışında herhangi bir üniversiteden teklif alsam bir dakika bu ülkede durmayacağımı biliyorum. Çünkü tüm bu sorunlar bir yana, bir kitap alırken dahi kırk defa düşünmek istemiyorum. Bırakın evlenmeyi, yuva kurmayı, ev-araba almayı; gerçekten de bir kitap alırken bile kırk defa düşünmek zorunda kalmak ve o kitabı alamamak, bilime ve bu ülkeye olan inancımı her seferinde biraz daha yitirmeme sebep olmakta. Oysa sayın başbakanımız evlenip üç çocuk yayın hatta üç de yetmez beş demekte. Peki soruyorum hangi imkanla. Devlet demir yollarında işçi olarak çalışan lise mezunu abim neredeyse benim aldığım aylık maaşın iki katını (Yanlış anlaşılmasın elbette ki o da hakkını alsın ama onun yarın bir gün daha iyi koşullarda yaşamasını sağlayacak olan bilim insanlarıdır, bu da unutulmasın) alıyor. Bugün devletin herhangi bir kurumundaki bir genel müdür veya uzman, Türkiye’nin en iyi üniversitesinde profesör olan bir bilim insanından fazla maaş alıyorsa, hiç kimse kusura bakmasın ama bu ülkede bilim diye bir şey olamaz. Üniversitelerde akademisyenin işini yapan sekreter o üniversitenin doçentinden bile yüksek maaş alıyorsa, siz o insanın o hizmet ettiği insanlara saygı duymasını bekleyebilir misiniz? Eğer bilimi sekreterlik yapan memur kardeşlerimizden bekliyorsak eyvallah. 
 
Gerçekten bilim yapmak isteyen insanlar artık bu ülkede durmak istemiyor. Çünkü bilim eşittir teknolojidir, kapitaldir, güçtür. 1,5 ton buğday eşittir bir akıllı telefon parasıysa ve bugün sokakta yürüyen her vatandaşın cebinde de bu telefonlar varsa ve de biz bunları ithal ediyorsak bilim yapan ülkelerden, şapkayı önümüze koyup düşünmemiz lazım. Bugün beğenmediğimiz ülkeler uzaya hükmederken, biz hala ülkemizden kaçan bilim insanlarını geri getirmeye çalışıyoruz. Bir zamanlar Eski Dünya’ya hükmeden Osmanlı’nın yıkılma sebebi matbaanın hiçbir zaman tam anlamıyla imparatorluğa gelemeyişi olmuştur. Özetle bilimin efendisi değilseniz, bilimin efendisi olan ülkelerin kuklası olursunuz. 21. Yüzyılda, Amerika gibi ülkeler bizi ve de dünyadaki pek çok ülkeyi yönetirken biz hala kendi halkımızı bombalar, eylem yaptıkları için cezaevine atar, yakar ya da aydınlarımızı üç-beş kendini bilmezin önüne yem diye atarız. Sonra da yaptık ama olmuyor deriz.
 
Murat KARAKOÇ
Arştırma Görevlisi
ÖGEDER Yönetim Kurulu Üyesi
BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber