Öğretmen Diyarı

Türkiye’nin Eğitim Ekolü Kapanma Noktasında!

Yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından; birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez. Artık, beni bu inançtan, bu kanıdan kurtaramazdı kimse. Onun için, bu yolu doğru yol belledim. İyiliğe, güzele, gerçeğe çıkaran yol...”

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tiyatro Bölümü, bu sözlerin sahibi Muhsin Ertuğrul’un yüreklendirmesiyle kuruldu.

14 Haziran 1935’te, TBMM’de kabul edilen yasa, adını Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluşunu haber veriyordu. Amaç, hem ulusal bilincin gelişmesi hem de özgür düşünceli bireylerin doğru ve ülkesine yararlı yetişebilmesi için, Türk dilinin, tarihinin ve kültürünün araştırılmasıydı.


1936’da 195 öğrenci ile öğretime başlayan fakülte, 1940’a kadar I. Ulusal Mimarlık Akımı eseri olan, bugün Ankara Devlet Tiyatrosu’na ev sahipliği yapan Evkaf Apartmanı’nda öğrencilerini yetiştirdi. O arada, ömrünün son demlerini yaşayan Alman mimar Bruno Taut’a, fakülte binasının projelendirilmesi işi verildi. Yahudi asıllı Taut, Nazi Almanya’sından kaçıp Türkiye’ye gelen bilim insanlarından biriydi. Atatürk’ün naaşının konulduğu katafalkın çizimini 36 saatte yapan da oydu. Kabri, İstanbul Edirnekapı Şehitliği’nde olan Taut, buraya kabul edilip gömülen tek gayrimüslim. DTCF’nin bugün bulunduğu Sıhhiye’deki binasının projesini tamamladıktan kısa süre sonra İstanbul’da hayata veda etti.

1948’DEKİ İLK TASFİYE SÜRECİ

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türkiye tarihinin incelenmesine kaynaklık edecek olan Sümerce ve Hititçeden Latince ve Yunancaya, antik Doğu ve Batı dillerinin yanında modern diller ile coğrafya, felsefe, psikoloji, sosyoloji, antropoloji gibi çeşitli sosyal bilimlerin farklı alanlarında eğitim veriyordu. Tiyatro eğitiminin konservatuvarlar dışında, bilimsel düzeyde verildiği ilk bölüm olan DTCF Tiyatro Bölümü’nün temeli, 1958’de atıldı. Muhsin Ertuğrul’un yüreklendirmesi ve Prof. Dr. İrfan Şahinbaş’ın girişimleriyle Tiyatro Enstitüsü kuruldu. Enstitü, 1964’te Tiyatro Kürsüsü, 1981’de Tiyatro Bölümü adını aldı. DTCF Tiyatro Bölümü duvarlarına, sıralarına, tarihine, geleneğine hocaların hocası olarak bilinen Sevda Şener, Metin And, Turgut Özakman, Sevinç Sokullu, Nurhan Karadağ, Selda Öndül gibi tiyatro dünyasını biçimlendiren isimlerin sesi sindi.

Hafta başında, 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile fiilen kapanma noktasına gelen DTCF’nin geçirdiği ilk sarsıntı değil bu. HDP Milletvekili Mithat Sancar’ın Meclis’te yaptığı konuşmada hatırlattığı gibi fakülte, 1945’te başlayıp 1948’de sonlanan bir başka tasfiye süreci geçirmişti.

1945’te, DTCF’de dekanı Prof. Dr. Enver Ziya Karal’ın Milli Eğitim Bakanlığı’na komünist oldukları gerekçesiyle dört hoca için yazdığı raporla başlayan süreç 1948’de tasfiyelerle noktalanmıştı. Doçent Behice Boran, Doçent Pertev Naili Boratav ve Doçent Niyazi Berkes üniversiteden uzaklaştırılmış, Mediha Esenel (Berkes) ise istifa etmek durumunda kalmıştı. Hepsi de Türkiye kültür ve siyaset hayatına damga vurmuş, önemli eserler vermiş isimlerdi.

32 YILLIK FOTOĞRAFÇI NEBİ(ÇİM) ADAM

DTCF, tarihi boyunca karşıt görüşlerin, fikirlerin bir arada yaşatıldığı bir okul oldu. Elbette sık sık çatışmalar da yaşandı, özellikle 90’lı yılların başında. 1985 yılında Sümeroloji Bölümü’nde okumaya başlayan, 32 yıl sonra hâlâ DTCF’de çalışan, okulun sembollerinden biri haline gelen, öğrencilerin ‘NebiÇim Adam’ı, fotoğrafçı Nebi Coşkun, DTCF’nin en önemli özelliğinin de bu olduğunu söylüyor: “Dil-Tarih’li olmaktan gurur duyuyorum. Türkiye’de iyi ki böyle bir okul var. DTCF sayesinde sağcılar solcuları, solcular sağcıları tanıyor. Ben mesela formasyon eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldım. Orada tek bir görüş hâkimdir. DTCF öyle değil, bizde her kesimden öğrenci vardır. Sadece sağcı veya solcu değil, feministler, LGBTİ’ler... Herkese yer vardır, herkes barınabilir. Atatürk’ün kurduğu okuldur DTCF, güneş balçıkla sıvanmaz.” 

Mezunlarının pek fazla uzaklaşamadığı bir okul DTCF.  Öğrenciler için burası bir ‘mecburiyet’ değil, bir yaşama yeri. Tiyatro bölümü mezunu, Afife Tiyatro Ödüllü oyun yazarı Firuze Engin, “Bizim bölümde herkes, birbiriyle yan yana gelmekten haz duyduğu için okula gelir. Çoğu zaman, o gün dersin yoksa bile okula gidersin, milleti görmek için. Dersin bittiyse de akşama kadar okuldan çıkmazsın, içerisi dışarıdaki hayattan daha eğlencelidir çünkü. Bölümde, her an bir üretim hali vardır. Bir arkadaşın projesini veya tezini çalışıyordur, provaya göz atarsın; belki bir oyuna müzik yapılıyordur şarkıyı öğrenirsin, sen de söylersin; birisi ezber yapıyordur ezberini tutarsın, birileri dekor boyuyordur iki fırça da sen atarsın,  ya da orta bahçede hararetle bir tiyatro kuramı konuşuluyordur, muhabbete katılırsın” diyor.

DTCF’YE BİR GİREN BİR DAHA AYRILAMAZ

Son KHK ile ihraç edilen Dr. Elif Çongur da okula bir kez girenin bir daha çıkamadığını anlatıyor. 1995’te lisans öğrencisi olarak DTCF’nin kapısından adımını atan Çongur, yüksek lisans, doktora derken hoca olmuş ve hayatının 22 yılını buraya vermiş. “Atmasalar bir yere gitmezdim” diyor ve ekliyor: “Başka ülkeye yerleşirsin, kalkıp tatile gelsen ilk oraya gelirsin. Ödül alırsın, hemen oraya koşarsın.”

Ankara’nın orta yerindeki DTCF’nin ‘orta bahçe’ diye anılan avlusunda, eskrim provası yapan, Lady Macbeth kostümüyle çay almaya giden, ortalıkta ses-konuşma alıştırması yaparak dolanan tiyatro bölümü öğrencilerine rastlamak günlük rutindendir. Birbirlerine “Çiçaam” diye seslenirler, fakülte kantinin karınca gibi koşturan emekçisine “Atom” derler. Efsane hocaları Nurhan Karadağ’ın geleneğidir; mezun oldukları gün hocalarıyla oturur fıstıklı baklava yerler. Ve yine Elif Çongur’un dediği gibi, “Her fırsatta, her 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde, her oyunda, her iyi günde, her kötü günde, sebepli sebepsiz birbirlerine ve hocalarına koşarlar...”  

Türkiye’nin kültür sanat kalesi: DTCF

MEZUNLARIN DİLİNDEN DTCF TİYATRO BÖLÜMÜ

Songül Öden: Kolektif yaşamı deneyimlediğim; kafamı, kalbimi Türkiye’deki ve dünyadaki sanat kuramları ve uygulamalarına açan ve orada edindiğim bilgiyi seyirciyle buluşturan ilk ve en önemli duraktır. Ve hocaları annedir, abladır, babadır, arkadaştır, terzidir, sırdaştır, eleştirmendir, hayvanseverdir, kendine benzemeyen herkesi ilk anlayandır. Başörtüsü çıkarılıp ikna odalarına sokulan arkadaşlar için de insani duruş sergileyen onlardı, okulu kendi imkânlarıyla güzelleştirenler de, herkes için barış isteyenler de... Vicdandan ve insandan taraf oldular hep. Absürd tiyatroyu çok severim ve iyi anlatırdı hocalarım. Absürd tiyatronun en önemli örneği kıymetli hocalarımın görevden alınmasıdır.

Burak Satıbol: Hayallerimizi büyüttüğümüz, Mahşer-i Cümbüş’ün temellerini attığımız yer... Ne zaman umutsuzluğa kapılsak, işler kötü gitse orada geçirdiğimiz günleri anıp güç tazeledik. Bize sanatımızı öğreten hocalarımız hep oradaydı ve hep orada olacaklar!

Cihan Ercan: Sadece tiyatro değil; tarih, coğrafya, restorasyon öğrencisinin de ülkesinden, dünyadan haberdar olduğu yerdir DTCF. Akıllı, vicdanlı, donanımlı insanlar yetiştirmeye çalışır Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri. Tüm Ankara Üniversiteli hocalarımın yanındayım. Ve kefilim; haddim 
olmayarak.

Hazal Türesan: Hocalarımız hayatımda öğrendiğim en kıymetli şeyi hediye ettiler  bana: “Empati kurmayı”. Orada anladım ki empati kurmak sadece oyunculuğun değil, doğru bir insan olabilme yolunda ilerlemenin de temeliymiş. Geriye dönüp baktığımda orta bahçenin farklılıkların buluştuğu, üreten insanların birbirine değdiği bir yer olduğunu görüyorum. Hepimiz birbirimize karışıyoruz. Bugün belki de hepimizin ihtiyacı olan şeyi bulmuştuk biz orada. Birbirimizi değiştirmeden, anlayarak, biz olarak kalmayı öğrenmiştik.

Türkiye’nin kültür sanat kalesi: DTCF

DTCF MEZUNU MURATHAN MUNGAN: MUHASARA VARSA SAVUNULMASI GEREKEN HAYATLAR VARDIR

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, eğitim ve kültür tarihimizde başlı başına bir kurum, tiyatro bölümüyse tam anlamıyla bir kültür ve sanat kalesidir. Bugün eğitim, kültür ve cümle hayat dört koldan faşizan bir muhasara altında olmasaydı, burada ‘kale’ sözcüğünü kullanmayabilirdim. Bilenlere hatırlatmak, bilmeyenleri bilgilendirmek amacıyla, mezunu olduğum bu bölümün kendi öğrencilik yıllarımdaki öğretim kadrosunu saymak isterim. Sevda Şener, Metin And, Özdemir Nutku, Melahat Özgü, Sevinç Sokullu, Nurhan Karadağ, Cüneyt Gökçer, Turgut Özakman, Yücel Erten, Âlim Şerif Onaran, Mahmut Tali Öngören, Emre Kongar, Ayşegül Yüksel. Bu arada her yarıyılda gerek fakülte içindeki diğer bölümlerden, gerek başka fakültelerden alınan yardımcı derslerle, teorik ve pratik çalışmalarla beslenen yoğun ve güçlü bir eğitimden geçerdi öğrenciler. Sanat Antropolojisi, Yaratıcı Psikoloji, Hegel’in Sanat Felsefesi, Yılmaz Güney Sineması gibi başlıklar altında özetleyebileceğim benim aldığım sadece bu dersler, hazırladığım bu dönem ödevleri bile verilen eğitimin niteliği ve düzeyi konusunda kabaca bir fikir verebilir. Sonraki yıllarda da bu kadroların yetiştirdiği, donanımlı, iyi eğitilmiş öğretim görevlileri tiyatro bölümünü günümüze aynı güçle, aynı ufuk genişliği içinde taşıdı. Bugün kültür ve sanat dünyasında yazar, yönetmen, dramaturg, oyuncu, öğretim görevlisi olarak ışık saçan pek çok değerli insan bu okulun mezunudur. Muhasara varsa, savunulması gereken kaleler, burçlar, sahip çıkılması gereken hayatlar vardır.  

Banu Tuna

Kaynak: Hürriyet

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol