Bu haber kez okundu.

Öğretmenlerde Meslek Hastalıkları ve Sınav İntiharları


Bugün sayıları 350bini aşan ataması yapılmayan öğretmenler “geçici” olacak ümidiyle ücretli öğretmenliğe, dershane öğretmenliğine, işsizliğe razı ediliyorlar ya da kendilerini ikna etmede ve yaşama motivasyonu sağlamada bu durum çok “gerçekçi”. İşte bu motivasyon kendini “sürekli” bir belirsizliğe ve “sürekli” bir gelecek kaygısına bırakmaya başladığında ise stres ve stresin beraberinde getirdiği öğretmen intiharları başlıyor. 

İşsizliğe bağlı bu intiharların ardında ise neoliberal kapitalizmin yarattığı yıkım var. Dünyada neoliberal politikaların uygulanışı üretim ve yeniden üretim biçimlerinin yeniden tanımlanması ve bu tanımlamalara uygun çalışma biçimleri ile ilintili. Esneklik, kuralsızlık gibi kavramlar bu çalışma biçimlerini tarif etmek için kullanılan ancak durumu bütünlüklü anlatmak için yeterli olmayan kavramlardır. Üretim ilişkilerinin değişmesi ile birlikte işçi sınıfı hızla mülksüzleştirme ve güvencesizleştirme saldırısıyla karşılaştı. Güvencesizleştirme saldırısı aynı zamanda işçileştirme ve yeniden işçileştirme süreci olarak yaşanmakta. Bu süreçte “işsizlik” işçileştirme sürecinin “güvencesiz çalışmaya ve yaşamaya” ikna etmenin ağırlık noktasını oluşturuyor. Daha önce “güvenceli” çalışma olanaklarına sahip olan teknik, tıbbi, sanatsal meslek mensupları “neoliberalizmin, bu meslekleri sıradanlaştıran uygulamalarıyla “işçileştirmekte” ve güvencesiz çalışma koşullarının tehdidini yakından hissetmektedir.”(1)  Öğretmenlik mesleği de bundan 20 yıl öncesinde az çok güvenceli bir çalışma hayatını içeriyordu. Ancak dünya çapında yaşanan güvencesizleştirme süreci içinde parçalandı ve kendi içinde aynı işi yapan farklı istihdam biçimleri oluşturulurken “işsiz öğretmen” olgusunu da yaratarak görece güvenceli – kadrolu öğretmenlerinde haklarının gasp edilmesi sağlanmaktadır. 

ÖĞRETMENLERİN SAĞLIĞI VE GÜVENCESİ VAR MI? 

Neoliberalizmle birlikte değişen sadece üretim alanı olmadı; yeniden üretim alanı da piyasaya açıldı. Kamusal alanın tasfiyesi ile birlikte temel hizmetler bir hak olmaktan çıkarılarak, piyasada alınır satılır bir meta haline dönüştürüldü. Sağlık ise piyasalaştırmanın en somut ve programatik ilerlediği alanlardan biri. GSS ile birlikte başlayan “paran kadar sağlık” devri halkın sağlığını da öğretmenlerin sağlığını da tehdit ediyor. 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) “sağlıklı olma hali”ni sadece hasta olmamak değil; “bireyin fiziksel, ruhsal ve toplumsal yönden de güçlü ve sağlam olması” olarak tanımlıyor. Dolayısıyla işçi sağlığı da, işçinin çalıştığı işle ilgili olarak fiziksel-ruhsal-toplumsal yönden “tam iyilik hali”nin geliştirilmesi ve en yüksek düzeyde tutulmasını kapsamaktadır. 

Ülkemizde geçmişten beri eğitim hizmeti açısından alt yapı sorunlarının varlığı, köylerdeki şartların olumsuzluğu, yatılı okullarda tutulması zorunlu nöbetler, taşımalı eğitim, artan nüfusa göre okullaşmanın sağlanmaması, derslik sayılarının yetersizliği ile birleştirilmiş sınıf uygulamaları, giderek artan sınıf mevcutları öğretmenlerin çalışma koşullarını olumsuz yönde etkilerken, pek çok sağlık sorunu yaşamalarına sebep olmuştur. 

Öğretmenlerin eğitim sürecinde ki eksikliklere ve olumsuz çalışma koşullarına bağlı olarak yaşadıkları sağlık sorunlarını meslek hastalıkları kapsamında ele almak yerinde olacaktır. Meslek hastalıkları 5510 sayılı kanunun 14.maddesine göre; “sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal özürlülük hali” olarak tanımlanmıştır. 

Öğretmenlerin meslek hastalığı olarak tanımlanan ve tanımlanabilecek olan sağlık sorunları 


*Bu tablo farklı kaynaklardan toplanmış derlemeyi yansıtmaktadır. 

Bu meslek hastalıklarının çoğu kronik ve hayat boyu tedavi gerektiriyor. Bu sorunların öğretmenlerin büyük çoğunluğunda da mesleği bırakmadan tamamen iyileşme şansının olmadığının altını çizmek gerekiyor. Belki on yıl önce öğretmenler yaşadıkları sağlık sorunlarını daha kolayçözebiliyordu. 

İşsiz ve güvencesiz öğretmenlerin “belirsizlik” durumunda “geçici” olarak başladığı ücretli öğretmenlik ve dershane öğretmenliğinden bahsetmiştik. Kadrolu öğretmenler ve yakın bir zamana kadar var olan sözleşmeli öğretmenler** 657 sayılı DMK kapsamında, devlet okullarında çalışan ücretli öğretmenler ve özel öğretim kurumunda çalışan öğretmenler 4857 sayılı İş Yasasına tabi. Aralarında ki temel fark iş güvencesi ve sosyal güvence açısından yaşanıyor. Ücretli öğretmenlerin haftada 30 saat çalışıp ortalama ayda 12 gün primle sigortası yatarken şimdi GSS ile “eksik primlerin ödeme zorunluluğu” da kendilerine ait. Dershanelerde ise durum içler acısı, çalışma saatleri hafta sonları 12 saati bulabilirken haftada 60 saatlik yoğun ders programları olabiliyor. KPSS’ye hazırlanmak için gidilen dershanelerde çalışan öğretmenlerin %90’ sigortasız çalıştırılıyor. ÖSS/SBS dershanelerinde ise bu oran % 30lara düşüyor, sömürü staj adı altında yoğunlaşıyor. Haftalık yoğun çalışma saatleri ve angarya işler ( kayıt alma, dershane standında tanıtım broşürü dağıtma, fotokopi çekme, test hazırlama, arşiv temizliği gibi) yanı sıra hastalık durumunda izin alabilme durumunun imkansız olması başlıca sorunlar arasında. Özel öğretim çalışanı öğretmenler belirli bir hastalık yaşanması durumunda, kadınlar hamilelik durumlarında ise işsiz kalıyorlar. 

Güvencesizlik yaygınlaştıkça meslek hastalıklarının tedavisi de zorlaşıyor. Ülkemizde meslek hastalıklarının tanımlanması ve buna bağlı olarak çözüm geliştirilmesi açısından yapısal sorunlar her dönem yaşanırken sağlıktaki piyasalaştırmayla birlikte daha kronik bir hal aldı. Yukarıda saydığımız sürekli tedavinin şart olduğu bu meslek hastalıkları “paralı sağlık sistemi”nde güvencesizliğin kıskacı altında ki öğretmenlerin “sağlıklı olma” ve “insanca yaşama hakkı”nı tehdit ediyor. 

KPSS İNTİHARLARI İŞ KAZASI MIDIR? 

Son dönemde artan iş kazaları ile birlikte tartışılmaya başlayan “işçi sağlığı ve iş güvenliği” konusunda yasalar çerçevesinde tanınan hakların sınıf hareketinin bugüne kadar mücadeleleri ile kazandığını teslim etmek gerekiyor. Ancak bugün üretim ilişkilerinin değişmesi ile birlikte kazanılmış pek çok hakkın fiilen uygulanmadığını ve neoliberal dönemin “yeni yasalarının” işçilerin sağlığını da iş güvencesini de umursamadığını da yaşamakta ve görmekteyiz. 

1970’lerde ülkemizde yarısı örgütlü 4 milyon işçi varken şimdi bu sayı 10 milyon kayıt dışı ile birlikte 23 milyon civarında, üstelik sadece 700 bin işçi örgütlü. İşçileşmenin bu kadar yoğun yaşanmasını sadece nüfus artışına bağlayamayız. Daha önce üretim sürecine dahil edilmeyen kadınlar, çocuklar da kitlesel olarak işçileşiyor. Bir taraftan çalışma yaşamının kuralsızlaşması ve maliyeti arttırdığı için iş güvenliği sisteminin uygulanmaması, eksik uygulanması sonucu son yıllarda işçi ölümlerinde artış oldu. İşçi ölümleri sadece işyerlerinde ki güvenlik eksikliğinden yaşanmadı, ölümlerin önemli bir kısmını çalışma koşullarına ve işsizliğe bağlı olarak “intiharlar” oluşturuyor.   

“İngiliz tıp dergisi Lancet’in yaptığı bir araştırma, Yunanistan’da da sağlığın alarm zilleri çaldığını, hastalıkların ve intiharların arttığını söylüyor (NTV, 11 Ekim 2011). Yunanlılar eskisi gibi sağlık hizmeti alamıyor ve bütçe kesintileri nedeniyle tıbbi yardım alanların sayısı %40 azalmış durumda. Hastalıklarla beraber intihar vakaları da giderek artıyor. Aynı derginin 2007-2009 yılları arasında 10 ülkedeki intihar oranlarını ele alarak yaptığı bir değerlendirmeye göre, Yunanistan’da intihar oranı %17, İrlanda’da %12, İngiltere’de %10, Letonya’da %17 civarında seyrediyor. “(2) 

Özellikle dünya genelinde işsizliğin ve beraberinde güvencesiz çalışma koşullarının yarattığı stres, kendini yalnız hissetme ve yaşadığı sorunu sadece kendisi yaşıyor olarak değerlendirmek (sınıfın bütünü açısından bu durumun ortak ve can yakıcı olduğunun farkında olmama) insanları “umutsuzluk” ve beraberinde “intihar”a sürüklüyor. 

Öğretmenlerde iş kazası çok rastlanmayan bir durum gibi değerlendirilebilir, bilinen iş kazaları da yaygın olarak “okul servisinde” yaşanılan trafik kazaları olarak karşımıza çıkıyor. Oysa öğretmenlik mesleği sadece okul, dershane… gibi mekana bağlı olarak icra edilmiyor. Derse hazırlanma sürecinin de iş tanımı içerisinde yer alması gerekmektedir. Öğretmenlik mesleği diğer mesleklerden farklı olarak “insan yetiştirdiği” göz önünde bulundurulduğunda işini yaparken olası bir hatanın “hayati önem” taşıdığını da kabul ederiz. Yazının başında öğretmenlerin güvencesizliği işsizlikle iç içe geçen bir süreç olarak yaşadıklarını belirtmiştik. Dolayısıyla işsizlik ve güvencesizlik olguları “iş kazalarının” meydana gelme sebepleri açısından değerlendirildiğinde birbirinden çok uzak olmadığı ve iş kazalarının sınırlarını çizilen işyerinden bağımsız olarak ta gerçekleşebileceğini görebiliriz. Öğretmenlerin çalışma koşullarına bağlı gelişen fiziksel rahatsızlıklarının yanında ruhsal yönden “travmatik” bir durumun varlığından söz etmek gerekiyor. 

Öğretmenler, en büyük işveren devletin istihdam politikalarının ve güvencesiz çalışma koşullarının sonucu sağlıklı birer birey olamıyorlar. Öğretmenlerin beklentilerinin seçim malzemesi olarak kullanılıyor olması ise kangrenleşmiş bir sorunun çözümü yerine umut  bağlamalarını sağlayarak “oy kazanma”nın ötesine geçmiyor. AKP hükümetinin son seçimler öncesi umut tacirliği yapmak için kullandığı malzemelerden biri de 10 yıllık iktidarları boyunca öğretmen atamalarında sayıyı 72binden 320bine çıkarmalarıydı. Madalyonun diğer tarafına baktığımızda son 10 yılda KPSS’ye giren sayısı da 72binden 240 bine çıktı. Yani AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılında KPSS’ye 72 bin öğretmen girmiş ve o sene 42 bin atama yapılmışken, 2012 yılında 240 bin öğretmen KPSS’ye girerken atanan öğretmen sayısı 40 binde kaldı. Ayrıca aynı dönem içinde emekliye ayrılan öğretmen sayısı 150bin civarında ve öğretmen açığının en son Ömer Dinçer’in açıklamalarına göre 127 bin olduğunu biliyoruz. 2012 yılında KPSS’ye girip 40 bin atama içine girmeyen yüksek puanlarla sınava giren ve umutlarına Şubat atamasına bağlayan on binlerce öğretmen de şuan Ömer Dinçer’in “Şubat’ta atama yapmayacağız” açıklaması ile umutsuzluğa kapıldı. 

Öğretmen olarak mezun olunduğunda ortalama 23-26 yaşlarında olan her birey yetişkin bir insan olarak “ekonomik anlamda bağımsız olmak”, “evlenip yeni bir yaşam kurmak”, üretimin içinde olmak ister ve bu isteklerinin yerine gelmesi kişinin özgüvenini ve özsaygısını arttırır. Oysa 23-26 yaşında mezun olan öğretmenler Milli Eğitim Bakanlığı tarafında “atanmayarak, aileleriyle birlikte kalmaya, anne-babalarından harçlık almaya, doğal olarak da “çocukluk-ergenlik dönemini” uzatmalarıyla birlikte defalarca yaşamaya mahkum ediliyorlar. İşsiz öğretmenler, içinde bulundukları gelişimsel dönem gereği kendilerinden beklenen rolleri sergileyemediklerinden ayrıca ruhsal sorunlar” (3) yaşamalarına sebep olunmaktadır. 

MEB yükümlülüklerini yerine getirmeyerek kendi yarattığı belirsizlik hali ve uyguladığı esnek istihdam politikası sonucu artan öğretmen intiharlarına davetiye çıkarıyor. Güvencesizlik, öğretmenlerin hayatında “geçici” olmaktan çıkıp “sürekli” bir hal aldığından beri kamuoyunda KPSS intiharları olarak bilinen 30 öğretmen intiharı yaşandı. Sosyal güvencesi olmaması ve yoğun çalışma temposunun getirdiği şartlarla birlikte sağlık sorunları oluşarak hayatını kaybedenleri eklediğimizde bu sayı 36’a yükseliyor. 

İntiharların öncesinde ki durumu daha net görebilmek için haberlere yansıyanlara göz attığımızda; ataması yapılmayan öğretmenleri intihara sürükleyen “sürekli belirsizlik ve gelecek kaygısını” ölmeden önceki son anlarından da anlıyoruz. 

19 Şubat 2007 – Şengül Özkan:  4 yıldır atama bekleyen Özkan ücretli öğretmenlik yapıyordu ve tüm umudunu bağladığı Şubat atamalarında “atanmadığını” öğrenince bunalıma girdi. (4) 

14 Haziran 2007 – Nuran Uca: İntihar etmeden iki hafta önce ücretli öğretmenliği bırakma sebebi olarak okula verdiği dilekçede “KPSS’ye gireceğim” yazıyordu. (5) 

14 Ekim 2009 – İsmail Kızılok: Sürekli iş arayan Kızılok intiharından bir hafta önce başvurduğu “ücretli öğretmenlik”ten de olumsuz yanıt gelince bunalıma girdi. (6) 

13 Mayıs 2010 – Pınar Döne Avcı: İntiharının ardından odasının duvarlarında “KPSS’yi Başaracağım” “Bu yıl 100 alacağım” şeklinde notlar yazılı olduğu öğrenildi.(7) 

26 Mayıs 2010 – Şahin Demir: Ücretli öğretmenlik yaptığı okul lojmanının tavanına kendini asarak intihar etti.(8) 

17 Temmuz 2010 – Fikret Ercan: İntiharının ardında bıraktığı notta, "Artık yoruldum, çalışıyorum ama olmuyor. Sizleri sıkıntıya sokacak, onurunuzu zedeleyecek bir şey yapmadım. Yaşamış olsam bile KPSS’de yine başarılı olamayacaktım.”yazıyordu.(9) 

11 Ocak 2011 – Uygar Şenocak: Kopya nedeniyle iptal edilen 2010 KPSS’den atanacak puanı almışken yerine yapılan 2. sınavdan atama puanının altında alması sonucu bunalıma girdi. (10) 

12 Ocak 2011 – Yeter İmrak: Eşinden ayrı üç çocuğu ile yaşayan İmrak ücretli öğretmenlik yaptığı okulun karşısında ki inşaattan atlayarak intihar etti. (11) 

19 Ocak 2011 – Ali Kürklü: Kopya nedeniyle iptal edilen 2010 KPSS’den yeterli puan aldığı halde yerine düzenlenen 2.sınavdan atanabileceği puanı alamadığı için bunalıma girdi. (12) 

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber