Bu haber kez okundu.

Niçin Eğitim?

Doğru cevapları garanti altına almanın basit bir yolu yok. Yine de bizleri, onların kıyısına taşıma imkânı doğru sorularda saklı. Sorunun doğruluğu problemin ne olduğuna dair tespitin de isabetine işaret ediyor. Problemi tanımadan, ona temas etmeden tutarlı bir çözüm, tatminkâr bir cevap bulmak ise zor.

 

Zaman zaman eğitim meselesi ülke gündemine geliyor. Bu tür istisnai zamanlarda eğitim konusunu ele alan taraflar genellikle ‘Nasıl bir eğitim?’ sorusuna cevap arıyorlar. Bu soruya ilişkin herkesin ama herkesin bir sözü olabilir. Sahip olduğu dünya görüşü kişiye eğitime ilişkin de bir bakış sağlayabilir. Özgürlükçü, otoriter, tek tipçi, milliyetçi, seküler, ideolojik ya da dini eğitim. Tüm bunlar nasıl bir eğitim sorusunun cevabı olabilir ve bir yönüyle mesele ettiğinizin ne olduğunu da söyler.

Öte yandan bunların hepsi için bir anlatı seferber edilir. Anlatı, anlamlı kılmak için zaruridir. En gelişmişinden en primitifine kadar her düşünce kendisi için bir dayanak anlatısı ikame eder. Ayaklarını onun zeminine basar. Hem bugüne hem yarına o anlatı üzerinden bakar. Bir anlatı sunması bakımından dini gelenek kadim zamanlardan bugüne kadar önemli bir kaynaktı. Öte yandan modern ideolojilerin de Batı’da dinin çekildiği bir zaman aralığında bu işlevi üstlendiği söylenebilir. Ancak sorun şu ki anlatıların dayanıklılığına seri darbelerin vurulduğu bir zamandayız.

Halının altımızdan çekildiğinden söz ediyorum. Kültürü anlamlı kılan anlatıların bugünün ikliminde bir dalı kıpırdatma noktasında mecalsiz kalışından söz ediyorum.

Matbaadan telgrafa, fotoğraftan televizyona ve bilgisayara uzanan ve her biri bir iletişim devrimine yol açan icatların son halkası içinde olan bizler zaman, mekân, gerçeklik gibi kavramların yeniden tanımlanarak değişikle uğradığı bir sürecin uç zamanlarındayız.

Modernliğin tarihi içerisinde kritik bir eşiğe geldik. Bugüne kadar modernlik alan-dışına ittiği gelenek ile bir şekilde onun da varlığını sürdürmesine imkân veren koşulları bünyesinde barındırıyordu. Aile, okul, din ve devlet gibi ‘kültür muhafızı’ kurumlar bu koşullar sayesinde bilgi akışını kontrol edebiliyor, kendileri için uygun gördükleri enformasyonu ileten, uygunsuz buldukları enformasyonu ise engelleyen bir işlev görebiliyorlardı. Bu kontrol işlevi kültürün bağışıklık sistemini düzenliyordu.

Bugünün dünyasında bu işleyişin kısa devre yaptığı görülüyor. Belki çok iddialı olacak ama neredeyse kültür-sonrası bir sürecin içine doğru evriliyoruz. Bu durum biraz da ünlü iletişim bilimci Neil Postman’ın sözünü ettiği enformasyon furyası karşısındaki savunmanın çökmesi ile tarifi mümkün olan bir hâl. Tam da bu noktada Postman’ın sorusunu sorabiliriz o zaman: ‘Kurumsal hayat çok fazla enformasyonla baş edemediğinde ne olur?

Teknolojinin yönettiği bir kültür tarafından alt edilen bir kültür, teknolojinin kendisini, belli bir istikamet ve insani bir amaç temin etmek için kullanırsa ne olur?’

Postman kendi sorularına cevap olarak, alt edilen kültürlerin trajik durumlarına ilişkin şu tespiti yapıyor.  ‘Kültürün bu çabaları genelde kaybetmeye mahkûmdur. Bir hastalığın kendisini o hastalığın tedavisi için kullanmak bazen mümkün olsa da bu ancak hastalığı kontrol altında tutacak yöntemin tamamen farkında olduğumuz zaman mümkündür.’

Eğitim kurumlarının da içinde yer aldığı sosyal kurumların, algıları ve kanaatleri düzenleme gücünün zayıflaması bir tespit olarak dahi tartışma gündemine gelemezken söz konusu kurumların cephede ön saflara sürülme gayretinin trajik bir görüntü oluşturduğu bilinmelidir.

14.09.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Kanun Hükmündeki Kararname ile hatırlanacağı üzere Milli Eğitim Bakanlığının görevleri yeniden tanımlanmıştı. Milli Eğitim Bakanlığının görevlerini yeniden düzenleyen ilgili kararnamede yeni görev tanımı şöyle yapılmıştı:

“Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri… Küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek…”

Bu düzenleme modern dönemin siyasal ve ekonomik amaçlılığının kabalığını gidermiş olsa da temelde siyasal beklenti ve ekonomik gereksimi muhafaza etmiştir.

Eğitim için bir amaç bulma çabasının kendisi ulusal, dini repertuvarın etkisizliğini vurguluyor.Statü ve ekonomik kaygılar ise eğitimin felsefeden yoksun sefaletinin son sığınağı.

Tam da “Niçin?” sorusu ile gündem yaptığım şey bu. Değişim ve dönüşüm baskısının kamusaldan en mahrem olana değin sınır tanımaksızın hissedildiği bir kesitte, inşa edildiği günün koşullarında bile istenileni verememiş bir düzeneği veri alarak “Nasıl olmalı?” sorusu üzerinden yol alamayız.

Kuşatıcı ve derinlikli bir anlatı eksikliğinin önümüze koyduğu “Niçin?” sorusuna hak ettiği karşılık verilmezse, dünün hantal ve iş görmeyen düzeneği içinde debelenip duracağız demektir.  Çünkü eğitim, ekonomik ve siyasal amaçtan, teknik bilgi aktarımından önce ve öncelikle bir kültürleme olayıdır. Dolayısıyla kültürün tehdit edildiği konjonktürde yapılması gereken kurumsal fosillere sarılmak değil yeni sosyolojinin künhüne varacak arayışları beslemek, derinleştirmektir. Bu da ancak varoluşsal bir hesaplaşmanın kilit sorusu olan “Niçin?” ile mümkündür.

 

Ali AYDIN

[email protected]

kaynak: "www.milliegitimhaber.com"

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber