Bu haber kez okundu.

Nabi AVCI'dan Gündeme Dair Çok Önemli Açıklamalar

Millî Eğitim Bakanı Avcı, TRT Haber’de canlı yayımlanan Haber Odası Programı’nda gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın açıklamalarından öne çıkan başlıklar:
Başvuran bütün engelli öğretmen adaylarının atanması

 “150 engelli öğretmen alımı yapacağımızı duyurmuştuk, 150 kadro için duyuruya çıkmıştık, 203 müracaat olunca 53 atanamamış engelli öğretmenimizi de dahil ediyoruz ve inşallah yarından itibaren onların da atamalarını gerçekleştirmiş olacağız. Yani bütün müracaat etmiş olan, bu duyuruya cevap vermiş olan bütün engelli öğretmenlerimiz böylece atanmış olacaklar. Ben de sabahtan beri bunu medyada sızmasın da sizinle birlikte bu müjdeyi paylaşalım diye bir gayret de gösterdim aslında.”

Terörden etkilenen okullarda telafi eğitimi yapılacak

“Şimdi bunu değişik vesilelerle açıkladık, ama bir kere daha net bir şekilde açıklamakta yarar var. En son Şırnak’ta, Cizre ve Silopi’de biliyorsunuz sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Dolayısıyla okullar eğitime devam edemediler, öğrencilerimiz okullarına giremediler. Ve biz de bu fırsattan istifadeyle hem öğretmenlerimizin can güvenliği, öğrencilerimizin can güvenliği bakımından, hem de değişik vesilelerle zaten zaman zaman aksayan eğitimi telafi etmek için nasıl bir yoğunlaştırılmış bir eğitim programı uygulayacağımızı tekrar öğretmenlerimizle ve ilgili birimlerimizle gözden geçirme imkânımız oldu. Ne kadar öğrenciden söz ediyoruz? Cizre’de 42 bin 850, Silopi’de 37 bin 306, demek ki toplamda 80 bin 156 öğrencimiz bu durumdan etkileniyor. Bu öğrencilerimize yönelik olarak hafta sonlarında ve sömestr tatilinin bir bölümünde, gerekirse tamamında takviye, telafi eğitimleri planlıyoruz. Dolayısıyla, yetmezse yine ayrıca biraz daha uzatarak ikinci sömestreyi yaz tatilinden de kazanacağımız günlerle bunları telafi etmiş olacağız. Dolayısıyla Millî Eğitim Kanunu’na göre 180 iş günü eğitim-öğretim alma hakkı var ve dolayısıyla bizim de 180 iş günü eğitim verme sorumluluğumuz var. Millî Eğitim Bakanlığı olarak biz bütün Türkiye’de 180 iş gününü bütün öğrencilerimiz için tamamlayacağız. Bunu dediğim gibi gereken yerlerde hafta sonu eğitimleriyle, gereken yerlerde sömestr tatilinden alacağımız günlerle ve gerekirse yaz tatilinden alacağımız günlerle ve yoğunlaştırılmış bir programla öğrencilerimizin bu eksikliklerini gidermeye çalışacağız, gidereceğiz inşallah.

Şimdi burada planlama nasıl olacak, hangi ilde, hangi ilçede hangi okullarda bu tür telafi eğitimlere müracaat edilecek, hangi eğitim kurumlarında telafi eğitimi uygulanacak, bununla ilgili geçen hafta bir genelge gönderdik valiliklerimize ve buralarda valilerimizin, dolayısıyla millî eğitim müdürlüklerimizin belirleyeceği okullarda kaç gün eğitim aksamışsa, o kadar gün telafi eğitimi yapılacak. Bunu özellikle vurguluyorum, çünkü böyle genel ifadelerle konuşulduğu zaman, diyelim Şırnak dendiği zaman sanki Şırnak’ın bütün ilçelerinde, hatta Cizre dendiği zaman Cizre’nin bütün okullarında ve aynı sayıda gün telafi edilecekmiş gibi bir algı oluşabilir. Oysa pek çok ilimizde okullar arasında farklılıklar oluşabiliyor. Diyarbakır’da diyelim Sur ilçesinde sokağa çıkma yasağı uygulanırken diğer ilçelerde veya Diyarbakır’ın diğer mahallelerinde pekâlâ eğitim aksamadan sürmüş olabiliyor. Dolayısıyla hangi mahallede ve hangi okulda eğitim aksamışsa, kaç gün aksamışsa o okula özgü o kadar telafi programı uygulanacak.”

Güvenlik sağlandığında öğretmenler okullarına dönecekler

“Şimdi burada bir şeyi özellikle de fırsat olmuşken vurgulamak istiyorum: Bu konu medyada da çok işlendi, haklı olarak kamuoyu eğitim konusunda duyarlı. Dolayısıyla öğretmenlerimizin özellikle Cizre ve Silopi’den çağrılmalarıyla ilgili spekülasyonlar yapılıyor.

Bir; hiçbir öğretmenimiz orada öğrencilerini gönül rızasıyla bırakarak görevlerinden ayrılmış değil, biz istedik onların gelmelerini, hizmet içi eğitime almayı biz istedik. Dolayısıyla öğretmenlerimiz öğrencilerini bırakıp gittiler söylemi doğru bir söylem değil. Öğretmenlerimiz okul güvenlikleri, eğitime erişim güvenliği sağlandıktan sonra okullarına dönecekler ve bunun için de gerçekten öğretmenlerimiz sabırsızlıkla bekliyorlar. Bir defa öğretmenlerimizin görevden kaçındığı gibi bir algının oluşmasına izin vermememiz lazım, böyle bir şey yok. Tam tersine öğretmenlerimiz bir an önce güvenliklerini, okulların, öğrencilerin, kendi öğrencilerinin güvenliğinin sağlanmasından sonra dönmek istiyorlar.

Bu tür tedbirlere niye müracaat ediliyor? Çünkü aldığımız istihbari bilgiler vardı ve sonra pek çok gerçekleşen terör eylemiyle de bu istihbari bilgilerin doğru olduğu görüldü. Okula giden yollara kurulan barikatlar, bombalı tuzaklar, bazı okullarımıza molotof kokteyli saldırılar, hatta öğrencilerimizin canlı kalkan olarak kullanılacağı istihbaratı…

Anaokullarına varıncaya kadar. Dolayısıyla burada halk düşmanı bir terör örgütüyle mücadelede bu tür tedbirleri ihmal edemezsiniz. Eğitim önemlidir, ama en başta can güvenliği. Dolayısıyla biz öğrencilerimizin, öğretmenlerimizin, çalışanlarımızın can güvenliği bakımından alınması gereken tedbirleri aldık, bundan sonra da inşallah gerekli olmaz, ama gereken her yerde bu tedbirleri alırız.”

Los Angeles’ta gelen bir e-mail’le okullar tatil edildi

“Şimdi bakın burada bir başka örnek vermek istiyorum, tam da aynı tarihlerde, geçen Pazartesi günü, yani bizim Silopi ve Cizre’deki okullarımızda eğitime ara verdiğimiz günden başlayarak Amerika’da Los Angeles’ta da okullar tatil edildi.

Sadece ve sadece Almanya’dan gönderildiği tahmin edilen bir e-mail’le, kimliği belirsiz biri tarafından gönderilmiş bir e-mail’le Los Angeles’ta bir okula saldırı olacağına dair bir bilgi, bir e-mail Los Angeles’taki eğitim otoritesine ulaştığı zaman, eğitim otoritesi bölgedeki, kendi sorumluluk alanındaki 900 okuldaki 640 bin öğrenciyi kapsayan bir karar aldı ve okulları tatil etti. 640 bin öğrenci 1 hafta okula gidemedi Los Angeles’ta. Duydunuz mu? Siz medyacı olduğunuz için, mesleğiniz bu olduğu için duymuş olabilirsiniz, ama kamuoyunda duyulmadı, Amerikan kamuoyunda da çok duyulmadı. Hatta ben geçenlerde bir gazeteci arkadaşlarımıza röportaj verirken International New York Times gazetesinde bu haberin yer aldığı sayfayı onlara gösterdim. Sayfa şu, gazete sayfası, burada küçücük, yani gazetenin bütünüyle kıyaslandığı zaman kibrit kutusu kadar bir alanda Los Angeles’ta 640 bin öğrenci okula gitmiyor haberi vardı, bu kadar. Bunu şunun için zikrediyorum: Terörle mücadelede medyaya da büyük sorumluluk düşüyor. Yani terör örgütlerinin amaçladığı etkinin doğmaması için, toplumda bir karamsarlık, huzursuzluk ve panik duygusunun oluşmaması için medyanın da çok dikkatli davranması gerekiyor. Amerikan medyası bunu Los Angeles’ta yaptı, 640 bin öğrenciyi ilgilendiren bir haberi bile böyle bir ölçekte verdiler. Dolayısıyla bizim basınımızın da, medyamızın da bu konuları işlerken en azından terörün uyandırmak istediği yılgınlığa yol açabilecek yayınlardan kaçınması lazım. 

Şimdi bakın bunun çok açık göstergeleri var, birkaç örnek vereyim. Bir tanesi, 2 sene önce yine böyle okullarımıza yönelik, eğitim kurumlarımıza yönelik bir saldırı furyası başlatılmıştı hatırlarsanız. O dönemde bölgede pek çok okulumuz ve eğitim kurumumuz zarar gördü. Bunlardan bir tanesini yaşadığım bir örneği sizinle paylaşayım. Mardin Kızıltepe’de bize bağlı değil Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlı bir kurs, ev hanımlarına mesleki beceri kazandırmaya yönelik bir kurs binası yakılmıştı. Ben oraya ziyarete gittiğimde, kurs binası ciddi manada hasar görmüş, ama tam da yakamamışlar. Bu durumu izah etmek için oradaki hanımlar, o kurs binasının olduğu yerde çevrede oturan hanımlar geldiler ve dediler ki; burayı yakanları biz tanımıyoruz, bunlar dışarıdan gelmişler, bunlar Mardinli-Kızıltepeli değiller. Ve biz buraya saldıranlara mani olmak için bunlarla çatıştık değilse de bile bunlarla mücadele ettik ve eğer burasını daha fazla tahrip edemedilerse bizim müdahalemiz sayesinde tahrip edemediler. Ben de onlara teşekkür ettim. Bu yakılan kurs binası, oradaki dar gelirli ev hanımlarının bir mesleki beceri edinmeleri, el işleri filan öğretiliyor ve oradan evlerine bir maddi katkı sağlamalarına yönelik Aile ve Sosyal Politikalar bakanlığımız tarafından açılmış bir kurs. Yani orayı yakanlar aslında oradaki insanların aynı zamanda evlerine götürecekleri üç kuruşluk katkıyı da yakmış oldular. Sonra bu hanımların söylediklerinden yola çıkarak ben bölgede yaptığım görüşmelerde onu da öğrendim, o hanımların söyledikleri doğru. Farklı yerlerde taşımalı sabatörler kullanmışlar. Yani Mardin’e gelen o işleri yapan gençler, çocuklar, hatta çocuk yaşında olanlar var, diyelim Siirt’ten getiriliyor. Çünkü kendi mahallesindeki, kendi konu-komşusunu yakmayacağını biliyor. Mardinli çocuğu da veya Van’daki çocuğu da götürüp Hakkari’de bu tür eylemlere bulaştırıyorlar. Dolayısıyla bu tam bir halk düşmanlığıdır, açıkça halk düşmanlığıdır, öyle bölge halkının sorunlarıyla falan ilgisi yoktur, tam tersine. Yine benzer şekilde daha önceki sene de Batman’da yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız tarafından açılmış halıcılık kursları vardı. Ev hanımlarına kendilerine ek gelir temin etmeleri için, ailelerine katkıda bulunmak için tezgahlar dağıtılmıştı, tezgahları yaktılar. PKK, ev hanımlarının ailelerinin geçimine katkıda bulunmak için kendilerine verilmiş olan halı tezgahlarını yaktılar. Şimdi bugünlerde de işte Cizre’de, Silopi’de okullarımıza, eğitim kurumlarımıza, diğer kamu kuruluşlarımıza yapılan saldırılar aslında bölge halkının, hatta hastanelere, yani savaşta bile olmaz, hiçbir hukuka sığmaz, hastanelere bile saldırılar düzenlediler. Düzenlenmesi için talimatlar verildiğine dair yayınları siz de, istihbarat bilgilerini siz de görmüşsünüzdür medyaya yansıyan kadarıyla. Dolayısıyla burada hangi ideolojik vesaire kılıfa büründürülmek istenirse istensin ortada olan halk düşmanı olan bir örgütün bölge halkına yaptığı zulümdür, bölge halkını rehin alma girişimidir.

Ben bu vesileyle bölgede mücadele eden, bölge halkının da büyük desteğini kazanan güvenlik güçlerimize, askerimize, jandarmamıza, polisimize, emniyet güçlerimize, korucularımıza, özellikle öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz ve tabii bütün halkımız için bir kere daha çok teşekkür ediyorum. Gerçekten cansiperane mücadele ediyorlar ve etkin de sonuç aldıklarını görüyoruz. İnşallah çok kısa zamanda hayat normale döndüğü zaman eğitim de bütün bu aksamaları telafi edecek şekilde yoğunlaştırılmış olarak sürecek inşallah.”

Öğretmen ataması

“Şimdi daha önce açıkladığımız gibi, Sayın Başbakan’ın da açıkladığı gibi, ben de müteaddit vesilelerle açıkladım, Şubat ayında inşallah 30 bin öğretmen ataması yapacağız.

Şimdi ben böyle söylüyorum, muhtemelen önümüzdeki günlerde bir yanlış anlama olur diye onu da buradan bir kere daha açıklamamda yarar var. Şimdi bu atanacak kadrolar kanunla ihdas ediliyor, kanunla önce kadro ihdas ediliyor, sonra o ihdas edilen kadrolardan o yıl içerisinde ne kadarının kullanılacağı Maliye Bakanlığı’yla ilgili bakanlık tarafından kararlaştırılıyor, yani Maliye Bakanlığı kullanım izni veriyor. Şimdi Meclis’e gidecek olan bizim Millî Eğitim Bakanlığı talebimiz 12 bin 500 kadro olacak. Dolayısıyla bunu duyunca bu sürecin nasıl işlediğini bilmeyen bazı arkadaşlarımız, 30 bin dediler, ama Meclis’te 12 bin 500 kadro istediler gibi bir yanlış algıya yol açabilirler. Biz 12 bin 500 kadro istiyoruz, çünkü Temmuz’da emekli olan, boşalan kadrolarımızı da buna dahil ediyoruz, onlar için ayrıca kadro ihdas etmemiz gerekmediği için toplamda elimizde 30 bin kadro olacak, o 30 bin kadroyu kullanacağız. Yani 30 bine tamamlamak için biz elimizdeki kadro sayısını 12 bin 500 kadro talebinde bulunacağız, işte bugünlerde geçici bütçe vesilesiyle Meclis’te bunlar konuşulacak, inşallah Meclis’in de onayıyla 12 bin 500 kadromuzu aldıktan sonra elimizdeki kadrodan 30 binini bu şekilde Şubat ayında kullanacağız. Şubat ayında yapacağımız atamaların daha önceki atama dönemlerinden bir farkı var, onu bir kere daha müsaade ederseniz anlatayım.

Ama benim daha sonra değişik kesimlerle yaptığım yüz yüze görüşmelerde bunların fazla duyulmamış olabildiğini görüyorum, onun için bir kere daha velev kane yüz seksen, bir kere daha tekrar etmekte fayda var.

Şimdi Şubat’ta inşallah yapacağımız 30 bin atama, diyelim Mart başından itibaren bu öğretmenlerimiz, öğretmen adaylarımız maaşlarını almaya başlayacaklar, ilk sorulacak soru o olur, maaşlarımızı ne zaman…

Evet, atanır atanmaz maaşları işlemeye başlayacak, alacaklar. Fakat atandıkları illere hemen göndermeyeceğiz.

Onları bir oryantasyon, bir yönlendirme, bir ısındırma programına alacağız. Bu program çerçevesinde kendi tercihlerine bağlı olarak ya atandıkları ilde veya bulundukları ilde bu oryantasyon eğitimine tabi olacaklar, yani yönlendirme-ısındırma eğitimine.

Bu eğitim neleri içeriyor?

Bir; önce her atanan yeni öğretmenimize bir danışman öğretmen atayacağız. Bu danışman öğretmen kim? Bu danışman öğretmeniz, meslekte en az 10 yılını tamamlamış tecrübeli bir öğretmenimiz olacak. O, onun danışmanı. Ve aday öğretmenimiz o danışman öğretmenimizin koordinasyonunda, nezaretinde, yönlendirmesinde kendi branşı ne olursa olsun, diyelim ki bir matematik öğretmeni, lise matematik öğretmeni olarak atandı aslında, ama ilkokulda da, ortaokulda da, lisede de, imam hatip okulunda da, meslek lisesinde de, sosyal bilimler lisesinde de, fen lisesinde de, yani değişik okul türlerinde kendi branşından olmayan derslere de girecek; ders vermek için değil o dersleri izlemek için. Hangi derslere girecek? Yine tecrübeli öğretmenler tarafından, millî eğitim müdürlüklerimizce belirlenmiş olan tecrübeli öğretmenlerimizin verdiği diyelim bir ilkokul sınıfında tecrübeli bir öğretmenimizin verdiği Türkçe dersine girecek. Bir ortaokulda yine tecrübeli bir öğretmenimizin verdiği fen bilgisi dersine girecek. Bir imam hatip okulunda tecrübeli bir öğretmenimizin verdiği bir meslek dersine girecek. Bir meslek lisesinde, diyelim bir atölyede ders nasıl yapılıyor onu görecek. Fen lisesinde, sosyal bilimler lisesinde farklı farklı derslerde gözlemci olarak, ders vermek için değil gözlemci olarak gelecek ve o tecrübeli öğretmenlerimiz dersi nasıl yönetiyorlar, derse nasıl hazırlanmış oluyorlar, dersi nasıl veriyorlar, öğrencilerle ilişkilerinde nelere dikkat ediyorlar, bunları bizzat gözleyecekler. Bununla da kalmayacaklar, aynı zamanda o ildeki millî eğitim teşkilatının değişik kademelerinde il millî eğitim müdüründen başlayarak, millî eğitim müdürünün yanında 3 gün, ilçe millî eğitim müdürünün yanında 5 gün, bunları öyle rastgele söylüyorum, Maarif müfettişlerinin yanında 5 gün, okul aile birliği toplantılarında, veli görüşmelerinde, yani eğitim sürecinin bütün aşamalarında işler nasıl yürüyor, hangi mevzuata göre yürüyor, tecrübeli öğretmenlerimiz, idarecilerimiz, müfettişlerimiz bu işleri nasıl yapıyorlar, bunları bizzat gözleyerek bir oryantasyon eğitiminden geçecekler. Ne zamana kadar? İkinci sömestrenin sonuna kadar. Temmuz ayına geldiğimiz zaman da bizim zaten yaz aylarında hizmet içi eğitim kurslarımız var, bütün öğretmenlerimiz için hizmet içi eğitim seminerlerimiz var, bunlara girecekler. Bunlar için özel olarak hazırlanmış olan seminer programlarına katılacaklar, o programların bir bölümünde de atandıkları ilin özelliklerine göre ayrıca bir oryantasyon eğitiminden geçecekler. Diyelim ki ana dili Kürtçe olan çocuklarımızın çoğunlukta olduğu bir köye gönderilecekler. En azından oradaki vatandaşlarımızla ve öğrencileriyle temel iletişimi sağlayabilecek ölçekte yüz cümlelik, 150 cümlelik temel o yörede konuşulan dilin temel cümlelerini öğrenmiş olarak gidecekler. Sadece dil meselesi olarak değil o yörenin gelenekleri-görenekleri, Artvin’e gönderildiyse Artvin’in yerel özellikleri, Bilecik’e gelecekse Bilecik’te ne tür diyelim bir kına gecesi nasıl oluyor, özellikle hanım öğretmenlerimiz, kızlarımız için söylüyorum, bir kına gecesine gittikleri zaman nelere dikkat etmeleri gerekir, bir taziyeye gittikleri zaman, bir düğüne gittikleri zaman, çevre halkıyla-esnafla ilişkilerinde nelere dikkat etmeleri gerekir? Trabzon’a tayin edilmişlerse, Trabzon sokaklarında -erkekler için söylüyorum- Fenerbahçe formalarıyla dolaşmamaları gerektiğini, bunları da bu arada öğrenmiş olacaklar. Ama maaşlarını alacaklar.

Şimdi yönetmeliğimizde bu danışman öğretmenlerimizin aday öğretmenlerle ilgili kanaatlerini şu anda yönetmeliklerle bir kayda bağlamıyoruz. Ama bu bizim için aynı zamanda bir pilot uygulama yerine geçiyor. Dolayısıyla adaylığın kaldırılması sürecinde, şimdi değil, ama önümüzdeki Şubat’tan itibaren, önümüzdeki ilk uygulamamızdan alacağımız geri dönüşlere bakarak bu süreci aynı zamanda öğretmenlerimizin performansı konusunda da bir ölçü olarak, bir kriter olarak belirleyeceğiz. Ama şimdi henüz bu sürecin işleyişini sahada bir görmek istiyoruz. Ondan sonra bunun daha sonraki performans ve adaylığın kaldırılması sürecine nasıl yansıtılabileceğini bu önümüzdeki dönemde gördüklerimizden, yaşadıklarımızdan ve geri dönüşlerden yola çıkarak karar vereceğiz.

Biz Millî Eğitim Bakanlığında yaptığımız bütün işlerde sahadaki uygulamayı ve geri dönüşleri çok önemsiyoruz. Çünkü Ankara’da masa başında size çok parlak görünen, çok uygun gibi görünen pek çok şey sahaya çıktığınızda farklı sonuçlar verebiliyor. Onun için zaten biz buradan bir kere daha duyurmakta yarar var, hala bunu bilmeyen bazı eğitim muhabirleri bile var, onun için bir kere daha duyurayım; biz bütün yönetmelik taslaklarımızı, uygulama programlarımızı önce sitemizden kamuoyunun eleştirilerine, önerilerine açıyoruz. Yani bir yönetmeliği hemen hazırlayıp yürürlüğe koymuyoruz. Bir yönetmelik taslağı hazırlıyoruz, onu sitemizden ilan ediyoruz. İlgili bütün paydaşlar, öğretmenlerimiz, idarecilerimiz velilerimiz, öğrencilerimiz, medyadaki eğitim uzmanları, eğitim muhabirlerimiz ve ilgili sivil toplum kuruluşlarımız, üniversitelerimiz bununla ilgili görüşlerini, eleştirilerini, önerilerini bize ulaştırıyorlar; bunların hepsini tek tek elden geçiyoruz. Sonra bunların içinden çok makul bizim gözümüzden kaçmış öneriler de olabiliyor. Bizim sahadaki pratikte ne anlama geldiğini hesap etmeden oraya koyduğumuz bir ayrıntı bile bazen çok önemli olabiliyor. Dolayısıyla bu tür uyarıları almak üzere zaten onları biz duyuruya çıkarıyoruz. Ders programlarımızı da aynı şekilde yapıyoruz. Yani Talim Terbiye Kurulunun değişik derslerle ilgili olarak hazırladığı programları biz önce sitemizden duyuruyoruz taslak olarak. Öğretmenlerimizden, özellikle öğretmenlerimizden, tecrübeli öğretmenlerimizden gelen eleştiriler doğrultusunda onları yeniden elden geçiriyoruz. Dolayısıyla çok etkileşimli bir süreç yürütüyoruz. Bu da aynı şekilde, şimdi sahada şu anda ben size anlatırken hoşuma gidiyor, böyle yapmak iyi görünüyor. Ama ola ki sahada araziye çıktığımız zaman… Bizim şu anda aklımıza gelmeyen artılar-eksiler, şunu da yapsaydınız iyi olurdu diyecekleri şeyler olabiliyor. Tabii, onları da değerlendireceğiz.”

Kontenjanlar konusunda YÖK’le iş birliği

Tabii, YÖK’le bu konularda tabii ki çalışmalarımız var. Nitekim buna dayalı olarak eğitim fakültelerinin ikinci öğretimleri kapatıldı, ayrıca eğitim fakültelerinin kontenjanları konusunda yeni düzenlemeler yapıldı. Daha da fazlası yapılacak. Farklı branşlarda sadece eğitim açısından veya öğretmen adaylığı açısından değil bütün sektörlerde Türkiye’nin ne kadar makine mühendisine ihtiyacı var, ne kadar kimya mühendisine ihtiyacı var.

Ama okul ve programlarımızı da, üniversite programlarımızı da bununla uyumlu hale getirmek üzere hem YÖK çalışıyor, hem de biz bizi Millî Eğitim Bakanlığı olarak özellikle ilgilendiren öğretmen ihtiyaçlarımız konusunda YÖK’le ilişkideyiz. Ama bu ilişki önümüzdeki dönem, yani şimdiden başladı zaten, çok daha organik bir hale gelecek. Zaten bizim seçimden önce açıkladığımız vaatlerimizden bir tanesi de biliyorsunuz öğretmen akademisi meselesiydi ve öğretmen strateji belgesi meselesiydi. Dolayısıyla öğretmen strateji belgesi, işte bu perspektifi çizmek ve üniversitelerimizi de bu perspektife uyumlu olacak şekilde programlar ve kontenjanlar belirlemek üzere hazırlanan strateji belgeleridir bunlar. Dolayısıyla ama şu anda geriye doğru bir yığılma var.

Onunla ilgili şu anda YÖK’ün de yapacağı bir şey yok. Çünkü netice itibariyle ortada şu kadar bin insan belli bölümleri bitirmiş olarak kendine iş arıyor. Dolayısıyla onlarla ilgili olarak YÖK’ün veya Millî Eğitim Bakanlığının çok fazla yapabileceği bir şey yok. Yani onları tekrar eğitime alarak, tekrar bir kontenjan belirleyerek falan, bizim netice itibariyle en son belirlemelerimize göre 95 bin öğretmene ihtiyacımız var yöneticileri saymadan söylüyorum, yöneticileri de kattığınız zaman biraz daha artıyor, 100 bini geçiyor. Ama öğretmen olarak, branşlara göre öğretmen olarak ihtiyacımız 95 bin durumunda. Şimdi Şubat’ta yapacağımız atamayla bu aşağıya inecek. Hem de bizim daha ileride açacağımız yeni derslikler, yeni okullar, yeni bölümler itibariyle o alanlarda da öğretmenlere, çünkü seçmeli ders 4+4+4 uygulamasıyla seçmeli ders olanağını çok genişlettik biliyorsunuz seçmeli ders seçeneklerini, dolayısıyla…

Bu sayı artabilir, artacaktır. Ama biz planlarımızı nüfus artışı, bu bölümlerdeki talepler vesaire bütün bu parametreleri hesaba katarak YÖK’le işbirliği halinde, uyum halinde, ama tabii YÖK’le ilgili de düzenlemeler de ayrıca gündemde, o baştan beri zaten Hükümet Programında da var. Yani bugünkü YÖK yapılanması bildiğiniz gibi 1980’lerin başında o dönemin askeri yönetimi tarafından ve rahmetli Doğramacı’nın koordinasyonunda 27 üniversiteye göre tasarlanmış bir yapı YÖK yapısı. O zaman Türkiye’de 27 tane üniversite vardı ve Bilkent hariç bunların devlet üniversitesi, Bilkent de yarı devlet üniversitesi gibi kurulmuştu, yani yarı vakıf veya vakıf üniversitesi. Ama şimdi öyle değil. Şimdi 200’e yaklaşan, 185 üniversite var.

81 ilde üniversite var ve üniversiteler kendi içlerinde çeşitlenmiş vaziyette. Devlet üniversiteleri var, vakıf üniversiteleri var. Devlet üniversiteleri kendi içinde pek çok kategoriye ayrılıyor. İşte çok köklü geçmişi olan, belli bir kurumsal kültürü olan üniversitelerimiz var, yeni kurulmuş olan üniversitelerimiz var.”

Üniversite hocalarının 75 yaşa kadar görev yapabilmeleri için düzenleme

“İşte bugünlerde mesela yeni kurulmuş olan devlet üniversitelerine, Anadolu’daki yeni kurulmuş olan devlet üniversitelerine hoca temini bakımından sıkıntıları aşmak için getirilmiş bir düzenleme vardı. Normal olarak devlet üniversitelerinde 67 yaştan sonra emekli oluyordu öğretim üyelerimiz. Ama belli üniversite, Anadolu’daki yeni kurulmuş belli üniversitelerde bunun 72 yaşa kadar uzatılması uygulaması vardı. O bu Aralık ayının sonunda dolacak, tekrar uzatılması için biz Meclis’e bir şey verdik. Dolayısıyla Meclis’te inşallah bu karar kabul edildiği takdirde belli üniversitelerimizde 72 yaş, hatta mümkünse 75 yaşa kadar hocalarımız görev yapsınlar diye bir düzenleme yapılıyor. Yani bu örneği niçin veriyorum? Artık Türkiye 80’lerin Türkiye’si değil, üniversitelerimizde 80’lerin üniversitesi değil. Dolayısıyla YÖK, 80’lerin YÖK’ü olarak kalamaz. Ha tabii ki arada bunca senedir YÖK’le ilgili pek çok düzenleme yapıldı. Orası değiştirildi, burası farklılaştırıldı, netice itibariyle YÖK de, YÖK Kanunu ve YÖK’ün yapısı da 80’den buyana çok ciddi değişiklikler gösterdi. Ama biliyorsunuz bu tür kurumsallaşmalarda bir iç tutarlılık vardır. Yani beğenelim-beğenmeyelim, Doğramacı’nın kurduğu YÖK kendi içinde bir mantığı olan ve ona örgütlenmiş olan bir yapıydı. Daha sonra yapılan değişikliklerle bu iç mantık büyük ölçüde zedelenmiş oldu. Dolayısıyla hem o zedelenmişliklerden kaynaklanan sorunları gidermek için, hem üniversite sayımızdaki ve türlerindeki artış nedeniyle yükseköğrenim düzenimizi bir çerçeve yasayla yeniden düzenlememiz gerekiyor. Bu da Seçim Beyannamemizde ve Hükümet Programımızda vardı, Eylem Programımızda var. İnşallah önümüzdeki dönemde yapılacak düzenlemelerden biri de bu.

Kontenjanlar meselesi, Türkiye’nin eğitimle istihdam arasında dengeli bir ilişki olması meselesi o çerçevede yeniden düzenlenmiş olacak inşallah.” 

Yani burada kişisel vizyonlar değil kurumsal vizyonlar önemli. Bunu niye söylüyorum? Çünkü artık bir şehir efsanesi değil artık bir şehir dedikodusuna dönüşmüş olan bir söylem var; o da, efendim her Millî Eğitim Bakanı değiştiğinde sistem değişiyor. Zaten Millî Eğitim bakanları çok sık değişiyor, her gelen Millî Eğitim bakanı kendi kafasına göre bir eğitim sistemi getiriyor filan gibi aslı astarı olmayan, ama çok yaygın bir söylem var.

Bir; Millî Eğitim bakanları bu dönemde, son 13 yılda çok değişmedi. Neye göre çok değişmedi? Cumhuriyet tarihinin ortalamalarına göre baktığımız zaman Cumhuriyet tarihinde 90’lı yıllarda, özellikle o koalisyon dönemlerinde 3-4 aylık bakanlar bile gördü bu memleket.

Ben 1980’lerin sonunda, 87’de Millî Eğitim Bakanlığında müşavir olarak çalışırken yaptığım bir hesap; o zaman bütün Cumhuriyet tarihi boyunca, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren görev alan Milli Eğitim bakanlarının ortalama görev süresi 11 aydı.

Allah sağlık ömür verirse 25 Ocak’ta 3 yıl olacak. Tevfik İleri ve Hasan Ali Yücel 5-6 yıl, Hasan Ali Bey 8 yıl galiba, böyle uzun uzun görev yapmış iki istisnayı çıkardığınız zaman ortalama 9 aya falan düşüyordu. Yani hiçbir Millî Eğitim Bakanı 1 ders yılından fazla görev yapmamış Cumhuriyet tarihi boyunca. Şimdi bizim dönemimize bakalım, yani Erkan Mumcu Bey’i saymayın, Erkan Bey 3 ay bakanlık yaptı değişiklik oldu, yani Hükümet kendi içinde değişti, o Kültür Bakanı oldu, Kültür Bakanı Hüseyin Bey de Millî Eğitim Bakanı oldu ve 6,5-7 sene…

Cumhuriyet tarihinin belki ikinci veya üçüncü uzun süre görev yapan Millî Eğitim Bakanımızdır Hüseyin Çelik Bey. Arkadan Nimet Hanım 2 sene görev yaptı, ortalamanın üzerinde. Ömer Dinçer Bey’inki 18 ay, 1,5 sene. Benim de işte 3 seneye yaklaşıyor.  Diğer bakanlıklardaki değişiklikler de bundan farklı değildir. Yani tamam sağlık ve ulaştırma bakanları örnek olarak verilerek çok uzun süre görev yaptığı için…

Diğer bakanlıklara, kültür bakanlarımızı da sayın aynı şekildedir, içişleri bakanları, efendim diğer bakanlıklarımızla da.

Bir de şu var: Cumhuriyet döneminde 9 ayda, 11 ayda bir değişiyor, ama o değişiklikler aynı zamanda politika değişikliği anlamına geliyor. Çünkü partiler, yani iktidar partileri değişiyor. Hâlbuki bizde 13 senedir aynı partinin bakanları görevleri yapıyor. Dolayısıyla aynı partiden insanlar aynı politikaları uygulamak üzere birbirini tamamlayan bir biçimde görev aldılar. Benim dönemimde yürürlüğe koyduğumuz pek çok uygulama benden önceki bakan arkadaşlarımızın ya başlattıkları, ya başlattıkları, ama o günkü konjonktür nedeniyle sonuçlandırmadıkları veya pilot uygulamaları yaptıkları, ama genel uygulamaya geçemedikleri veya tasarladıkları, ama konjonktür gereği… Konjonktür derken neyi kastediyorum? İşte Cumhurbaşkanımız mesela, o dönemki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer diyelim Hüseyin Bey’in pek çok projesini veto ettiği için onun zamanında yapılamayan birçok şey, niyet edildiği halde, hatta bazılarının pilot uygulamaları yapıldığı halde, işte özel okullara devlet desteği sağlanması gibi, özel okullardaki atıl kapasitenin devlet tarafından verilecek destekle kullanılması gibi bizim şimdi başlattığımız, evvelki yıl başlattığımız uygulama Hüseyin Çelik Bey zamanında tasarlanmış, ama Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği için uygulamaya geçirilememiş şeyler. Dolayısıyla FATİH Projesi’nden söz ediyorsunuz mesela, FATİH Projesi Nimet Baş Hanım zamanında başlatılmış bir proje, Ömer Dinçer Bey zamanında devam ettirilmiş bir proje. Bizim şimdi bu dönemde de sürdürdüğümüz, geliştirdiğimiz, yaygınlaştırdığımız bir proje.

Mesela bir örneğini vereyim nasıl geliştiğini işin; EBA projemiz var bizim, EBA uygulamamız, artık proje değil.”

“EBA varken yardımcı ders kitaplarına gerek yok”

“Velilerimiz var, hala bilmeyen ve dolayısıyla çocuklarına durduk yerde masraf çıkarıp yardımcı ders kitabı filan aldıran öğretmen…

Hiç gerek yok. Çünkü EBA bugün itibariyle örgün eğitimde hizmet veren dünyanın en büyük eğitim portalı. 150 binin üzerinde yardımcı malzeme var. Her öğrencimizin bir EBA şifresi var, her öğretmenimizin bir EBA şifresi var, öğrencilerimiz 24 saat bu ücretsiz siteye girerek…

Veliler de girebiliyorlar, veliler de girebiliyorlar, şifresiz de girebiliyorlar. Ama velilerin işte ödev yapmak filan gibi şifre gerektiren yerlere girmiyorlar, gerekmiyor da zaten.”

Eğik el yazısı

“O konuda köpürtülen bir lobi var, ama el yazısı çocuklarımız için, tamam çocuklarımız zorlanıyorlar, öğretmenlerimiz bu konuda biraz sıkıntı çekiyorlar falan, ama eğitim aynı zamanda, aynı zamanda bazı yerlerde bazı konularda gösterilen cehtle münasiptir. Bunu şimdi eski tabirler olduğu için açıklayayım, yani ne kadar zor öğrenirseniz bazı şeyleri…

O kadar kıymetli olur, o kadar kalıcı olur.

Bu el yazısı meselesi Hüseyin Çelik Bey zamanında başlatılan bir uygulamadır ve bence doğru bir uygulamadır. Bakın bütün milletlerin, Amerikalının el yazısından Amerikalı olduğunu tanırsınız. Ben Avrupa’daki gittiğim yerlerde ona özellikle dikkat ediyorum, diyelim Danimarkalının el yazısı Romenin el yazısına benzemez. Ama bütün Danimarkalıların kaligrafisi el yazısı birbirine benzer, bütün Romenlerin el yazısı birbirine benzer, bütün Almanların el yazısı birbirine benzer, yani milî bir karakteri vardır her el yazısının. Şimdi biz bu uygulamayı başlattık ve epey de mesafe aldık. Ama öğretmenlerimiz kendileri öğrenciliklerinden bu eğitimden gelmedikleri için burada biraz zorlandılar.

İkinci bir sorun, onu şimdi çözmek için programlarımızı hazırladık; çocuklar ilkokulda güzel güzel el yazısını öğreniyorlar, kullanmaya başlıyorlar, sonra ortaokula gelince birden ortaokullardaki öğretmenlerimiz bu konuda gerekli hassasiyeti göstermedikleri için kopuyorlar. Tekrar herkes kendi kafasına göre bir yazı karakteri uydurmaya başlıyor. Önce daha kolay geldiğini zannettikleri için kitap harflerine geçiyorlar, sonra o harfleri de deforme ederek çok kişisel bireysel kaligrafik türleri ortaya çıkıyor, bu olmaz.

Bakın benim kulakları çınlasın, Dame de Sion’dan mezun üniversiteden bir arkadaşım, demişti ki yıllar önce; ben sadece P harfini –Dame de Sion biliyorsunuz Fransız okulu- Fransızların yaptığı gibi, yani P’yi biz nasıl yapıyoruz, P önce böyle bir çubuk, sonra o yarım yuvarlak çubuğun gövdesine değer. Fransızlar öyle yapmıyor, Fransız böyle yapıyor, sonra P’yi çubuğa yaklaştırmadan gövdeyi yaklaştırmadan bağlantıyı kuruyor. Sadece bu P harfini Fransızlar gibi yazamadığı için bir sömestr kaybettiğini ve sonra da bunu şükranla andığını, iyi ki bu disiplini vermişler, iyi ki ben bunu bu şekilde kurallı olarak. Şimdi yazı, özellikle el yazısı ilk estetik eğitimidir, ilk kurula uyma eğitimidir. Yani her şeyin bir kuralı vardır, kafanıza göre yazı yazamazsınız, kafanıza göre karakter, A harfi, B harfi icat edemezsiniz, o kural neyse ona uymanız gerektiği duygusunu çocuklarımızda yerleştirebilirsek, o zaman insanlar kafasına göre o arabalarını park etmezler, kafasına göre inşaat yapmazlar, kafasına göre terazi tartmazlar, kafasına göre imalat yapmazlar. Yani her şeyin bir kuralı olduğunu, ona uymanın da vatandaşlık görevi olduğunu bu zorluk içinde insanlar öğrenirler, bir de estetiktir. Tamam çocuklarımız biraz zorlanıyorlar, ama lütfen öğretmenlerimizden bir kere daha rica ediyorum, bu konuda gerekli özeni göstermelerini bekliyorum. Ortaokulda da, lisede de çocuklarımızın güzel yazı yazmalarını ister matematik öğretmeni olalım, ister fen bilgisi, ister başka bir dersin öğretmeni olalım çocuklarımızın güzel yazılarını teşvik edelim, takdir edelim, arada yaptıkları yanlışları da uyaralım. El yazısı böyle.

Bizim öğretmenlerimizi bu konunun önemi ve eğitim tekniği konusunda bir kere daha işte hizmet içi eğitimlerimizi yazın falan onlara da yarıyor, inşallah bu yazın yapacağımız hizmet içi eğitimlerde bu ağırlıklı bir yer tutacak, özellikle ortaokullarda görev yapan öğretmenlerimizin bu konudaki duyarlılığını da bu hizmet içi eğitimlerle bir kere daha sağlamak istiyoruz.”

“Performans ödevini kaldırdık”

“Şimdi performans ödevini kaldırdık, ama çok ödev veriyoruz doğru, müfredatlarımız çok ayrıntılı, çok ağır o da doğru, zaten şimdi başladığımız çalışmalardan bir tanesi de vaatlerimizden biri de oydu müfredat değişiklikleri programları. Biz çocuklarımıza diyelim matematikte, fizikte, kimyada şöyle bir yöntem izliyoruz: Kimya dersi sanki bu çocuk ileride mutlaka kimyacı olacakmış kadar kimya öğretmeye çalışıyoruz. Bu çocuk ileride sadece fizikle uğraşacakmışçasına fiziğe boğmaya çalışıyoruz. Bu çocuk ileride sadece tarihçi olacak kadar tarih … bunların hepsinin sadeleşmesi ve bir makule indirilmesi gerekiyor. Talim Terbiye’miz bununla ilgili çalışmaları, pek çok programımızı yeniledik, şimdi kazanım diyoruz biz buna. Yani herhangi bir konuyu koyduğumuz zaman müfredatımıza o konuyu işlemekle çocuğumuz neler elde edecek, ne tür kazanımlar elde edecek onlar vardır her programda bunlar yazılır. Yani çocuğumuz işte diyelim kara kök veya o kadar özelleştirmeden söyleyeyim, bir konu söyleyin, siz geçenlerde bir konuyu çok güzel öğrendiğinizi söylediniz fotosentez. Fotosentez konusunda deney yaptığı zaman, fotosentezi öğrendiği zaman ne tür kazanımları olacak bunların programı vardır. Şimdi bunları biz tek tek elden geçiriyoruz, temel felsefimiz yeni bir şey değil, bunu bakın Hüseyin Bey zamanında da, Nimet Hanım zamanında da, Ömer Bey zamanında da, hatta daha öncede değişik vesilelerle değişik dönemlerde de, değişik Millî Eğitim Bakanlarının döneminde de ben hatırlıyorum Hasan Bey zamanında Hasan Celal Bey zamanında da bunlar konuşulmuştu, teşebbüs edilmiştir. Ama ya istikrarsızlık sebebiyle, yani siyasi istikrarsızlık ve dolayısıyla değişiklikler sebebiyle, ya o dönemdeki vesayet dogmaları sebebiyle pek çoğu gerçekleştirilememiştir. Bir de imkan mesesidir, yani herhangi bir değişiklik yaptığınız zaman diyelim ki, kimya dersini artık şöyle değil de, böyle öğreteceğiz dediğiniz zaman bütün kimya öğretmenlerimizi o değişikliğe adapte etmeniz gerekir. Fakültelerde ileride kimya öğretmeni olma ihtimali olan gençlerimizi bu programları da ona göre. Yani bunlar birbirini bütünleyen, birbirini etkileyen birinde yaptığınız bir değişikliği geriye doğru ve ileriye doğru diğer alanlarda da mutlaka beslemeniz gereken süreçlerdir bunları yapıyoruz. Çocuklarımıza çok yüklendiğimizin farkındayız, onun için kazanımları makul seviyelerde ve öğretebileceğimiz kadar ve daha çok bir şeyleri öğretmenin ötesinde sevdirmeye, fark ettirmeye. Yani kimya dersi pek çok kimya formülünü ezberlemeyi gerektiren bir ders olmayacak, kimya dersi çocuklarımıza kimya diye bir bilim alanın olduğunu, bu alanın şunlarla ilgili olduğunu, örnekleriyle tamam bazı … konularıyla, deneyleriyle. Ve dolayısıyla eğer çocuğumuz o konuya ilgi duyduysa tamam o zaman ona daha ileriki sınıflarda daha çok kimya öğretelim. Ama aynı çocuğumuz muhtemelen kimyaya duyduğu ilgiyi diyelim tarihe duymuyor olabilir, o zaman onun tarih yükünü azaltalım, en çok ilgi duyduğu konuya yüklenelim.

Mesela matematik, bakın matematikle ilgili biz eleştiriliyoruz, kimin tarafından? Günümüzün matematik hocaları tarafından. Diyorlar ki, yeni bir kitap çıktı bu vesileyle onu da ben bütün izleyicilerimize ve özellikle matematik öğretmenlerimize tavsiye ediyoruz.

Aşk ve matematik…

Evet. Şimdi Frenkel diye bir yazar, üstelik kitabın sonunda yanlış hatırlamıyorsam sonunda Türk okuyucuları için yazılmış güzel bir ilave yazı da var kitabın orijinalinde olmayan, Türkçe tercümesinde olan.

Long land programı diye matematikçilerin çok bayıldıkları bir alan var matematik alanı. Bu long land bir zamanlar Türkiye’de de 68 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ne ders vermiş bir hoca. Long land programı çok önemli yani Nobel filan alacağı beklenen filan bir şey. Şimdi bu hoca Amerika’da bildiğim kadarıyla şu anda Kolombiya Üniversitesi’nde veya California Üniversitesi de olabilir. Türkçe yazmış Türkiye’de o yıl içerisinde Türkçe öğrenmiş çok güzel bir Türkçe söz ilave yazmış kitaba. Bu kitap çok güzel kitap orada diyor ki, bakın önsözünde matematik günümüzün sadece Türkiye’de eğitim için söylemiyorum, tüm dünyadaki matematik eğitimi için söylüyor. Matematik eğitimi bin yıl önce nasıl yapılıyorsa, şimdi öyle yapılıyor, oysa matematik çok değişti dolayısıyla matematik eğitiminin de, öğretiminin değişmesi gerekir. Bunu şöyle bir örnekle veriyor: Diyor ki, sanat eğitimi düşünün, size elinize fırça ve boya verip sadece bahçe çiti boyamayı öğretseler sanat eğitimi adına ve ünlü ressamların Van Gogh, Rembrandtların, Şeker Ahmet Paşaların, Cevat Ülgerlerin resimlerini hiç göstermeden sadece renk budur, işte böyle boyanır filan birtakım işlemleri size sanat eğitim diye sunsalar siz sanattan zevk alır mıydınız, sanat eğitim almak ister miydiniz? İstemezdiniz, bugün matematik eğitiminde yapılanda budur diyor. Siz matematiği bugün ne kadar güzel örneklere ulaştı, ne tür güzel sorunlarla uğraştı güzel diyorum tabir bu. Güzel sorunlarla uğraştığını öğretmiyorsunuz, çocuklara hissettirmiyorsunuz, onları birtakım işlemlere boğuyorsunuz ve dolayısıyla çocuklar da matematikten soğuyorlar, onun için bu kitap adı da zaten o yüzden aşk ve matematik. Matematik öğretmenlerimize özellikle tavsiye ediyorum, kendimize de tavsiye ediyorum tabi bizim Talim Terbiye filan arkadaşlara dağıttık zaten. Dolayısıyla, eğitim müfredatımızı biz her şeyimizi bütün dünyayla beraber ben bunları söylediğim zaman mesela geçenlerde bir toplantıda dedim ki, eğitim sistemi 19. yüzyıl sanayi devriminden kalma yapılar üzerinden yürüyor, işte sanayi devriminin fabrika düzeni eğitime uyarlanmıştır filan gibi böyle bütün dünyada konuşulan ve bütün dünya eğitim sistemleri için geçerli olan bir tezi orada dillendirdim.”

EBA: Duvarsız devasa bir eğitim kurumu

“Birtakım yayın organlarında Millî Eğitim Bakanı itiraf etti, Türkiye’de eğitim 19. yüzyıldan kalma yeniden formatlanma ihtiyacı var dedi. Hayır, ben bunu sadece Türk eğitim sistemi için söylemiyorum, bir eğitim felsefesinden söz ediyorum bütün dünyada bu konuşuluyor. İşte Bill Gates’in açtığı şeyler Khan Akademi’nin açtığı programlar bizim EBA’da onlar da var girsinler baksınlar insanlar. Artık duvarsız okul filan kavramları işte bizim EBA nedir? Hiçbir yerde duvarı olmayan, herkesin rahatça girip çıkabildiği devasa bir eğitim kurumudur EBA. İşte günümüzün getirdiği bir işte yeniden formatlamalardan bir tanesi budur formatlıyoruz zaten. Sanki ben sadece Türk eğitim sisteminin çok geri olduğunu diğer ülkelere göre, onun için bizimkini yetiştirmek için onlara onu sadece onu formatlamaktan söz etmişim gibi özellikle paralel yayın organları bunu pek böyle köpürtmeye kalktılar. Doğrusu şudur: Bütün dünyada bunlar tartışılıyor eğitimde yeni eğitim teknolojilerinin, yeni eğitim yaklaşımlarının, yöntemlerinin önümüze sunduğu imkanlar var, biz de Türk Millî Eğitimi olarak bu imkanları sonuna kadar değerlendireceğiz ve değerlendiriyoruz.”

Velilere karne dönemi

“Bakın benden önceki bakan arkadaşlar meselesini hani nezaketen söylemediğimin bir kanıtı tam bu el yazısıdır. O el yazısını Hüseyin Bey koyduğu zaman ben Başbakanlıkta Müşavirdim ve kendisini aradım ve dedim ki o zaman, Hüseyin Bey Millî Eğitim Bakanı olarak başka hiçbir şey yapmasanız sadece bu el yazısını böyle müfredatımıza koymakla tarihe geçtiniz demiştim o zaman Hüseyin Bey’de sağ, Allah sağlıklı ömür versin. Şimdi siz hani dediniz ya bana siz istediniz diye, peki ben de şimdi size siz istediniz, şimdi bir de velilerle ilgili bir çalışmamız var, inşallah onu önümüzdeki döneme yetiştirebilirsek velilere de karne vereceğiz.

Siz çocuğunuzun okuluna kaç gün geldiniz, öğretmeniyle, hangi öğretmeniyle, hangi konuda ne kadar görüştünüz, okul aile birliği toplantılarına katıldınız mı, gönüllü destek verdiniz mi, yeni projelerimizi biliyor musunuz? Bütün bunlarla ilgili biz veli karnesi de yapacağız.

Dolayısıyla, ama bu ne demektir? Bakın bu bir tür restleşmedir. Bu ne demektir? Şimdi velilerimizde diyecekler ki tamam okullarınıza geliriz, ama biz de size karne veririz. Dolayısıyla, biz velilerimize karne veririz derken aynı zamanda velilerde bize karne versinler, okulumuza gelsinler, evet bizim okullarımızda çok eksiğimiz var. Denetlesinler, eksiğimizi, gediğimizi birlikte kapatalım.”

 

Kaynak: http://turkkamu.net

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber