Bu haber kez okundu.

HIZLANDIRILMIŞ EĞİTİM, SULANDIRILMIŞ İNSAN…

1970’li yılların son yarısında koalisyon hükümetleri kurulurdu; Adalet Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi ve onlardan kopan küçük gruplarla birlikte Milli Selamet Partisi, adına “Milliyetçi Cephe” dedikleri koalisyonla birkaç kez iktidara oturdu. Aynı şekilde Cumhuriyet Halk Partisi de, yine küçük partilerle ve ağırlıklı olarak imtiyaz verdikleri  diğer milletvekillerini ayartarak kabineye aldı.

O yıllarda boykotlar, işgaller ve sokak çatışmaları nedeniyle okula kolay gidilemiyor, gidenler de ders işleyemiyordu. Yılı, hatta yılları boşa giden öğrencileri “hızlandırılmış eğitim” adı altında 45 günde öğretmen yapıp yolladılar.
Büyük ihanet!

Öğretmen yetiştiren Eğitim Enstitülerine üniversitelerarası seçme ve yerleştirme sınavından en düşük puanları alanlar gidiyordu; boşta kalmasınlar diye. Neredeyse 3-5 ayda bir değişen her iktidar kendi yandaşlarını korumak/kollamak adına böyle büyük bir ihanete imza attı.

Kendileri -deyim yerindeyse- okuma-yazma bilmeyen bu gençler 45 gün sonra öğretmen olarak okullara tayin edildiler. Günümüzde eğitim düzeyinin düşüklüğünün temelinde bir de bu yatıyor (diğer önemli faktör de 12 Eylül).

Öğretmen-öğrenci

Silikleştirilen bir nesil böyle çıktı ortaya. Öğretmen, öğretmen değildi; kendisi bilmiyordu ki öğretsin… Öğrenci, evinde ‘aman ha, kimseye bulaşma, ses çıkartma’ zılgıtını yediği için başını kaldıramıyordu bile.

Bugün, Y kuşağı diye adlandırılan, Gezi Direnişi’yle ayağa kalkan kuşak öncesinin olmaması çok genel çerçevesiyle bundan başka bir şey değil.

Bir öğretmen…

Gazetelere göre sınıf öğretmeni. Evlenip ayrılmış. Bir sevgilisi varmış, ailesinden korktuğu için çocuğu olduğunu gizlemiş. Kurban Bayramı uzun tatilinde de, gazetelerden öğrendiğimize göre, “İki biberon mama yedirdim. Karnını iyice doyurdum. Acıkınca ağlar ağlar uyur” diye düşünerek, üstünü de örtüp memleketine gitmiş.

İlk evliliği sorunluymuş, birlikteliği bulunan kişi polismiş, hamile kaldığını bilmiyormuş. Erken dönmeyi arzulamışsa da anne babası kendisini uzun süredir görmedikleri için bırakmamışlarmış. Eve gidince hemen mutfağa girmiş, mama hazırlamış oğluna, ama hareketsiz olduğunu görünce hastaneye götürmüş. Olay bu kadar basit.

Suçlanması gereken kim?

Hukuk dersinde, bir örnek olay anlatmıştı hocamız; “Pencereden bakan hamile kadın sokakta kavga edenlerden korkunca çocuğunu düşürmüş; bu olayda suçlu kim?” Kimi kavgacıları, kimi onların içinde şiddet göstereni, kimi hamile kadını, kimi de geç kalan hastane görevlilerini suçlamıştı.

Burada da aynı şekilde suçlanacak insan sayısı o kadar çok ki! Bence bu güne kadarki tüm Başbakanlar, Milli Eğitim Bakanları, Vali ve İl Milli Eğitim Müdürleri ile okul (özellikle ilkokul) müdürleri. Ardından polis olduğu belirtilen baba… en son anne. Belli ki hasta kadın. Üç aylık bebeğinin ne kadar çabuk acıktığını, altını kirlettiğini nasıl olur da bilemez ve 9 gün boyunca bir sorun çıkmaz düşüncesiyle evde bırakır.

Bir de Sağlık Bakanı var… unutulmamalı.

Toplumsal baskı

Kadın, ekonomik bağımsızlığını kazanmış, anne babasından farklı bir ilde yaşıyor. Ama evlilik denilen sadece bir imza ile kayıt altına alınan o formaliteyi yapmadığı için anne baba korkusundan kimseye duyurmamış.Sahi, bir sulandırılmış öğretmen öyküsü daha var; aktarmalıyım.

Öğretmen bir çift, emeklilikle birlikte tarikatçı oldular, kızları da öğretmen. Kız nişanlandı, damat adayının eve rahat gelip gidebilmesi için imam nikahı kıydırdılar. Her ne kadar resmi nikahtan önce imam nikahı kıyılamıyor olsa da, tarikatçı baba bir yolunu buldu (öyle söylüyor). Gel zaman, git zaman gençler anne babalarından kaynaklanarak ayrıldı. Damat, “Ama ben ‘boş ol’ demedim ki” diye itiraz etse de emekli öğretmen, yeni tarikatçı babaya göre “Baba, bir şey olmaz”dı. Olmadı da…

Benim bedenim, benim kararım!

Başbakan, üç çocuk isteyip kürtajı yasaklayınca, Sağlık Bakanı da (nasıl doktor bunlar) boyun büktü ister istemez. Kadınlar karşı çıktı çıkmasına ama “ileri demokrasi” denilen bizim ülkemize has diktatörlük geri adım atmadı. Benzer bir durum ODTÜ Ormanı için de söz konusu… Mahkeme kararı beklenirken, Belediye Başkanı “haberim yok, bana da sürpriz oldu” dedikten üç gün sonra, gece yarısı operasyonunu ballandırarak anlattı. Nasıl haberi yokmuş, kimseler bilemedi.

Gölcük Depreminde söyledikleri ve yaptıklarıyla kan donduran Sağlık Bakanı, ilik nakli için kan örneklerinin yurtdışına gönderilmesine karşı çıkmıştı; ona Hipokrat yeminini sormuştuk. Recep Akdağ’dan nöbeti devralan Mehmet Müezzinoğlu’na da sormak gerek.

Hepsi üst üste…

Sanki azmış gibi arkasından üç çocuğunu eve hapseden anne haberi geldi.

Basının bakış açısına da bir üçnoktayanyana(!) Kadınlar bu çocukları sanki tek başlarına yapmışlar gibi… Yok mu bunların babaları? Hadi, biri polis, gücünüz yetmez(!???), ya diğeri… Belki siz bu yazıyı okurken ortaya çıkarılmış, kirli çamaşırları serilmiştir bile.

Korkut Akın

Yazının orijinali için:http://atasehirhabercigazete.com/yazar.asp?yaziID=3019

Dünyalılar

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber