Bu haber kez okundu.

FİNLANDİYA EĞİTİMİNİN 11 FELSEFİ DAYANAĞI

 Yedinci sınıf matematik sınıfımı, Finlandiyadaki araştırma ödevim için bıraktığımda çok daha ilham verici, ilgi çekici ve yenilikçi dersler görüp ülkeme geri döneceğimi düşünüyordum. Matematik müfredatını nasıl daha iyi öğreteceğime dair harika yeni fikirlerimin olacağını bekliyordum. Derslerimi yenileyeceğimi böylece daha fazla matematik içeren daha yoğun bir programla öğrencilerimin daha fazla düşünmelerini, daha fazla konuşmalarını ve daha fazla matematik öğrenmelerini sağlayacağımı hayal ediyordum.

Bu daha fazla ve daha fazla ve daha FAZLA yapma güdüsü, Amerikadaki pek çok öğretmenin içinde bulunduğu varoluş halinin normali… Öğretmenliğin daha ilk gününden itibaren içimize işlemiş bir şey. Öğrencilerimizi daha büyük ve daha iyi şeyler yapmaları için bir sonraki aşamaya zorlamakla ilgili sürekli bir baskı var. Dersler daha heyecan verici, daha ilgi çekici olmalı ve daha fazla konuyu kapsamalı. Bu “daha fazla” fenomeni, veri takıntımızın ya da ebeveynlerin ya da yöneticilerin ya da işkolik toplumuzun bir parçası. Bir insan olarak başarımızı, ne kadar fazla meşgul olduğumuza, günün sonunda kendimizi ne kadar fazla tükenmiş hissettiğimize göre değerlendiriyoruz. Kendi değerimizi, tamamlanmış yapılacaklar listeleriyle ölçüyor ve çalışmadığımız zamanları suç unsuru olarak görüyoruz. “Bayılana kadar çalışmak” zihniyetini öğrencilerimize de öğretiyoruz. Ve onlar da, ya yarı yolda bir yerde vazgeçiyorlar ya da tıpkı bizim gibi kendilerini tükenmiş hissederken buluyorlar.
 
Finlandiyaya vardığımda büyük, gösterişli, yenilikçi, ezber bozan matematik dersleriyle karşılaşmadım. Matematikte daha iyi olan ve daha fazla matematik bilgisi olan öğrencilerle de karşılaşmadım. Hatta ortaokul ve lise matematik sınıfları daha çok Amerikada karşılaştığım türdeki tipik sınıflardı. Ve yaşanan çoğu bocalama da aynıydı (öğrencilerin temel matematik kuramlarını hatırlayamamaları gibi).
 
Finlandiyadaki ders anlatımı ve sınıf yapısı, yüzyıllardır matematik öğretmenleri tarafından uygulanan temel bir formüle dayanıyordu: Öğretmenler ödevlerin üzerinden geçer, dersi verirler (bazı çocuklar dinler, bazıları dinlemez) ve ödev verirler. Bazı dersler harika olsa da ve bazı muhteşem öğretmenleri gözlemleme şansı bulmuş olsam da, genele vurduğumda Amerikadaki öğretmenlerin çok daha ilgi çekici ve interaktif dersler verdiğine şahit olduğumu söyleyebilirim.
 
Peki, o zaman fark neredeydi? Eğer Finlandiyada Amerikadaki ile aynı hatta daha kötü dersler bile görüyorsam, Finli öğrenciler bu kadar başarılı olurken bizimkiler neden başarısız oluyordu? Aradaki fark ders anlatımı değildi çünkü. İyi öğretmenlik iyi öğretmenliktir ve hem Finlandiyada hem de dünyanın her yerinde bulunabilir. Aradaki fark daha az somut ve daha temel birşeydi. Finlandiya “Az, Daha Fazladır” felsefesine gerçekten inanıyordu. Bu ulusal mantra, Fin zihniyetinin içine işlemişti ve Finlandiya eğitim felsefesinin yol gösteren ilkesiydi.
 
Az, Daha Fazladır
 
Finlandiyadaki insanlar buna gerçekten inanıyor, böyle yaşıyorlardı. Evleri, içinde rahat yaşamak için ihtiyaç duydukları kadardı, daha büyük değil. Çok satın almıyor ya da aşırı tüketmiyorlardı. Basit ve alçakgönüllü yaşıyorlardı. 10 çeşit kahvaltı gevreği arasından seçim yapmak varken, 300 çeşit arasından seçim yapma ihtiyacı duymuyorlardı. Kadınlar daha az makyaj yapıyordu. Erkeklerin dev arabaları yoktu. Yüzlerce ucuz kıyafet almak yerine yüksek kalitede birkaç pahalı şey alıp aylarca yerine yıllarca giyiyorlardı. Bütün hayatları az, daha fazladır zihniyeti üzerine kuruluydu.
 
Oysa biz Amerikada tam tersi bir şekilde “Fazla daha iyidir” felsefesine inanıyorduk ve hayatımızın her alanında daha fazlanın peşinden koşuyorduk. Yeni, parlak, heyecan verici olan her şeyi takıntı haline getiriyor, hayatımızı sürekli daha da iyileştirmek istiyorduk. “Fazla daha iyidir” zihniyeti hayatımızı olduğu gibi eğitim sistemimizi de ele geçirmiş durumdaydı.
 
Bir eğitim felsefesine, gerçekten işe yarayıp yaramadığını görmeye yetecek kadar bile bağlı kalamıyorduk. Sürekli yeni yöntemler ve fikirler deniyorduk. Tüm eğitim sorunlarımızın cevabının “daha fazla” olduğunu düşünüyorduk: Her sorun, DAHA FAZLA sınıfla, DAHA UZUN okul günüyle, DAHA FAZLA ödevle, DAHA FAZLA baskıyla, DAHA FAZLA dersle, DAHA FAZLA toplantıyla, DAHA FAZLA okul sonrası etüdle ve tabii ki DAHA FAZLA testle çözülebilirdi! Oysa bütün bunlar sadece DAHA FAZLA tükenmişlik sendromu yaşayan öğretmen, DAHA FAZLA stres yaşayan öğrenci ve DAHA FAZLA hayal kırıklığı yaratıyordu.
 
Finlandiyada ise “Az, Daha Fazladır” inancı hem öğrencilere hem de öğretmenlere her yönden örnek oluyordu.
 
Daha Az = Daha Fazla

1.  Daha Az Okul Eğitimi = Daha Fazla Seçenek

Finlandiyada öğrenciler yedi yaşında okula başlıyor. Evet, yedi! Finlandiya; çocuklarının çocuk olmasına, sessiz sakin oturup bir sınıfa kapanmaktanda oyun oynayarak ve keşfederek öğrenmesine izin veriyor. Peki, geri kalmıyorlar mı? Hayır! Çocuklar, gelişimsel olarak öğrenmeye ve odaklanmaya gerçekten hazır olduklarında okula başlıyorlar. Bu ilk yıldan sonra sadece dokuz yıl zorunlu eğitim var. Dokuzuncu sınıftan sonraki her şey isteğe bağlı. 16 yaşında öğrenciler aşağıdaki şu üç yoldan birini seçebiliyor:
 
Normal Lise:  Bu üç yıllık program, öğrencileri, üniversiteye kabul edilmeyi belirleyen Yeterlilik Testine hazırlıyor. Öğrenciler genellikle okulun uzmanlıklarına bakarak gidecekleri liseyi seçiyor ve o okula başvuruyor. (Son yıllarda öğrencilerin yüzde 40'dan daha azı bu seçeneği seçiyor.)
 
Mesleki Eğitim: Bu, öğrencileri çeşitli mesleklere hazırlayan ve aynı zamanda onlara Yeterlilik Testine girme seçeneği de veren üç yıllık bir program. Ancak bu yolu seçen öğrenciler genellikle yeteneklerinin izinden gidiyor ve ya işgücüne katılıyor ya da daha fazla eğitim almak için bir teknik üniversiteye devam ediyor. (Yüzde 60'ından daha azı bu yolu seçiyor.)
 
(Ama bekleyin! Herkesin ekonomi, ileri matematik ve ileri kimya öğrenmesi gerekmiyor mu? Herkesin bir üniversite diploması olması gerekmiyor mu?! Hayır, herkesin üniversiteye gitmesi gerekmiyor! Peki ya biz de başarılı (ve çok verimli) bir kaynakçı ya da elektrikçi olmak isteyen öğrencilere seçenekler sunsak? Peki ya biz de akademik eğitim dünyasının dışında yeteneklere sahip olduğunu bilen öğrencileri, sıkıcı ve gereksiz buldukları lise derslerine zorlamasak? Peki ya biz de heyecan duydukları ve yetenekli oldukları meslekleri keşfetmelerine ve o alanda eğitim almalarına izin versek? Peki ya biz de bu öğrencilerin kendilerini değerli hissetmelerini ve eğitim dünyasında onların da bir yeri olduğunu hissetmelerini sağlasak?)
 
İş hayatına geçiş: (Öğrencilerin yüzde 5'inden daha azı bu yolu seçiyor)

2.  Okulda Daha Az Zaman = Daha Fazla Dinlenme

 
Öğrenciler genelde okula 9:00 ve 9:45 arasında başlıyor. Hatta Helsinki, okulların sabah 9:00'dan önce başlayamayacağına dair bir yasa tasarısı hazırlıyor. Çünkü araştırmalar, ergenlerin sabahları kaliteli uykuya ihtiyaçları olduğunu kesin olarak kanıtlamış durumda. Okul günü genellikle saat 14:00 ya da 14:45'te bitiyor. Bazı günler daha erken, bazı günler daha geç başlıyorlar. Finlandiyadaki öğrencilerin programları her zaman farklı ve değişken. Ancak yine de genelde günde 75 dakikalık üç ya da dört dersleri oluyor. Aralarda sık sık teneffüs yapıyorlar. Bu genel sistem, hem öğrencilerin hem de öğretmenlerin iyice dinlenmelerini ve öğretmeye/öğrenmeye hazır olmalarını sağlıyor.

3.  Daha Az Ders Saati = Daha Fazla Planlama Zamanı

Öğretmenlerin de günleri daha kısa. OECD’ye (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) göre ortalama bir Finli öğretmen yılda 600 saat ya da günde yaklaşık 4 ya da daha az saat ders veriyor. Ortalama bir Amerikalı öğretmen ise bu zamanı ikiye katlayarak yılda ortalama 1,080 saat ders veriyor. Bu, günde 6 ya da daha fazla saat ders anlamına geliyor. Ayrıca Finlandiyadaki öğretmenlerden ve öğrencilerden, bir dersleri olmadıkları sürece okulda olmaları beklenmiyor. Mesela bir Perşembe günü hiç öğleden sonra dersleri yoksa (hem öğrenciler hem de öğretmenler) okuldan gidebiliyor. Eğer bir Çarşamba günü ilk dersleri saat 11:00'de başlıyorsa, o saate kadar okulda olmaları gerekmiyor. Bu sistem, Fin öğretmenlerin her dersi planlamak ve üzerinde düşünmek için daha fazla zamanları olmasını sağlıyor. Harika ve insanı düşünmeye sevk eden dersler yaratmalarını sağlıyor.

4.  Daha Az Öğretmen  = Daha Fazla Süreklilik ve İlgi

Finlandiyadaki ilkokul öğrencileri genellikle eğitimlerinin ilk ALTI YILI boyunca AYNI öğretmene sahip oluyorlar. Evet, doğru duydunuz! Aynı öğretmen, aynı grup öğrenciye altı yıl boyunca ilgi gösteriyor, onları geliştiriyor ve eğitim veriyor. Ve aynı 15-20 öğrenciyle geçirilen altı yıl boyunca bu öğretmenlerin, her bir öğrencinin bireysel ders ihtiyaçlarını ve öğrenme stillerini gayet iyi anladığını tahmin edebilirsiniz. Bu öğretmenler her bir öğrencilerinin hangi noktada olduğunu ve nereye gittiğini çok iyi biliyorlar. Çocukların gelişimini takip ediyor ve onların başarılı olmalarını ve hedeflerine ulaşmalarını görmeye kişisel bir ilgi gösteriyorlar.
 
Sorumluluğu diğer öğretmene atmak diye birşey de yok, çünkü bir sonraki öğretmen de kendileri oluyor. Eğer bir disiplin ya da davranış problemi varsa öğretmenin bunu daha en baştan çözmesi gerekiyor, aksi takdirde ileriki altı yıl boyunca bunlarla uğraşmak zorunda kalacak olan yine kendisi oluyor.
 
Bu sistem, sadece ihtiyaç duyduğu sürekliliği, ilgi ve bireysel dikkati bir çocuğa verdiği için değil, aynı zamanda öğretmenlerin de müfredatı bütünsel ve doğrusal bir yol olarak ele almalarını sağladığı için çok faydalı. Öğretmen, öğrencileri bir sonraki adıma taşımak için ne öğretmesi gerektiğini biliyor. Sistem aynı zamanda öğretmenlere, öğrencilerinin hızında çalışma özgürlüğü veriyor. Öğretmenler, öğrencilerinin bir sonraki yılın öğretmenine “hazır” olmaları için hızlanmak ya da yavaşlamak konusunda baskı hissetmiyorlar. Onlar bir sonraki yılın da öğretmeniler ve müfredatı da onlar kontrol ediyor! Öğrencilerinin nerede olduklarını ve ne öğrendiklerini biliyor ve onların ihtiyaçlarına göre plan yapıyorlar. Bence bu, Finlandiyanın başarı öyküsünün en olağanüstü bölümlerinden biri, ama yeterince ilgi görmüyor maalesef.

5.  Daha Az Aday Kabulü = Öğretmenlere Daha Fazla Güven

Çocuklar en az üç en fazla altı yıl boyunca aynı öğretmenle okuyor demiştik. Peki ya çocuğunuzun öğretmeni “kötü” ise? Finlandiya “kötü öğretmen” olmadığından emin olmak için çok uğraşıyor. Sınıf öğretmenliği, Finlandiya da girmek için en fazla çaba göstermeniz gereken, en fazla rekabetin olduğu üniversite bölümü. Finlandiya’daki temel eğitim bölümleri, başvuranların sadece yüzde 10'unu kabul ediyor ve her yıl binlerce öğrenciyi geri çeviriyor. Bir insanın ilkokul öğretmeni olması için sadece en iyi ve en parlak olması değil, aynı zamanda çok sayıda görüşmeyi ve kişilik taramasını da başarıyla geçmesi gerekiyor. Yani sınıfınızın en zekisi olmanız yeterli değil, aynı zamanda öğretmenlik yapmak için doğal bir yeteneğiniz ve güdünüz olmalı.

Finlandiya, öğretme becerisinin, eğitim alarak kazanılacak bir şey olmadığını anlamış durumda. Öğretmenlik genellikle bir yetenek ve tutku. Bazılarında olan, bazılarında olmayan bir şey. Finlandiya’da, öğretmenlik eğitim programı olan az sayıdaki üniversite, sadece bu yeteneğe sahip olan adayları kabul ettiklerinden emin olmak istiyor. Mükemmel notlara ve öğretmen olmak için doğal bir eğilime sahip olmaya ek olarak bütün öğretmenlerin bir yüksek lisans derecesi almaları ve yüksek lisans tezi yazmaları gerekiyor. Tüm bunlar, Finlandiya’daki öğretmenlere inanılmaz bir saygı ve güven duyulmasını sağlıyor. Ebeveynler öğretmenlerin çok nitelikli, eğitimli ve yetenekli bireyler olduklarına güveniyorlar. Onların otoritelerine ya da kararlarına karışmaya ya da karşı çıkmaya çalışmıyorlar. Bir matematik öğretmenine ebeveynlerden genelde kaç e-mail aldıklarını sordum. “Beş ya da altı” diye cevap verdi. “Ah, ben de her gün bu kadar mail alıyorum” dedim. O da şöyle cevap verdi: “Hayır! Bir sömestr boyunca beş ya da altı demek istedim!” Güven ve saygıya dayalı bir toplumda yaşamak nasıl bir şey olurdu acaba?

6.  Daha Az Ders = Daha Çok Teneffüs

Daha önce de söylediğim gibi öğrencilerin günde üç ya da dört (ya da çok nadir beş) dersi oluyor. Bu arada pek çok mola/teneffüs/yemek saati arası veriyorlar. Ve bunlar da genellikle, yağmur da yağsa güneş de açsa dışarıda oluyor. Bu 15 -20 dakikalar, öğrendiklerini sindirmek, kaslarını kullanmak, bacaklarını esnetmek, biraz temiz hava almak ve “kurtlarını dökmek” için onlara zaman tanıyor. Bu araların pek çok nörolojik avantajları da var. Birbiri ardına yapılan araştırmaların hepsi çocukların öğrenebilmek için fiziksel olarak aktif olmaları gerektiğini söylüyor. Bedenin durgunluğu, beynin durgunluğuna ve odaklanamayan “hiper” çocuklara sebep oluyor.

Öğretmenler de aynı araları veriyorlar. Finlandiya’daki okullardaki öğretmen odaları çalışan, kahve içen, dinlenen, sosyalleşen ve zihinsel olarak kendini bir sonraki derse hazırlayan öğretmenlerle dolu oluyor. Ortaokul öğretmenleri dersler arasında genelde 10-20 dakika arası mola veriyorlar ve çoğu zaman hazırlık için ekstra zamanları da oluyor. Öğretmen odaları okuldan okula değişse de, temel formül şöyle görünüyor: Birkaç masa, birkaç koltuk, bir kahve demliği, bir mutfak, ücretsiz meyve ve atıştırmalık seçenekleri ve konuşabileceğiniz ve işbirliği yapabileceğiniz öğretmenler. Bu arada bazılarında masaj koltuğu bile var!

7. Daha Az Test = Daha Fazla Öğrenme

Kafanızın üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallanıp duran şu dev merkezi testler hiç olmasaydı, öğrencilerinizle yapabileceğiniz heyecan verici şeyleri hayal edin. Öğrencilerinizin test skorlarından bağımsız bir öğretmenlik hayatınızın olabileceğini hayal edin. Ne kadar eğlenceli ve ilginç derslerinizin olabileceğini hayal edin.

Her ne kadar Finlandiya’da da testler olsa da, öğretmenlerin üzerinde oldukça az baskı var. Öğretmenin zaten iyi bir iş çıkaracağına o kadar güveniliyor ki, bu yüzden sınıfların ve derslerin kontrolü öğretmenlerin elinde. Öğretmen isterse daha fazla risk alabiliyor, yeni şeyler deneyebiliyor ve öğrencilerinin gerçek dünyaya hazır beceri sahibi bireyler olabilmelerini sağlamak için heyecan verici, ilgi çekici bir müfredat yaratabiliyor. Böylece öğrencilerine, bir projeye nasıl başlanacağını ve bir hedefe ulaşmak için nasıl sistematik bir şekilde çalışmak gerektiğini bilen bireylere dönüşmelerini sağlayan becerileri öğretmek için zamanları kalıyor. Öğrencilerin dikiş dikmeyi, yemek pişirmeyi, temizlik yapmayı, ahşap işçiliğini ve çok daha fazlasını öğrendiği el becerisine dayalı eğitime de zamanları kalıyor. Ve bu muhteşem becerileri öğrenirken aynı zamanda matematik ve problem çözme ve yönergeleri takip etmeyi de öğreniyorlar.

8. Daha Az Konu = Daha Fazla Derinlik

Finlandiya’da beşinci sınıftan dokuzuncu sınıfa kadar pek çok matematik dersini gözlemleme fırsatım oldu. Bu beş yıllık eğitimde verilen müfredata baktım ve kendi ülkemde beş yıllık Finlandiya matematik eğitimini bir senede vermeye kalkıştığımı fark ettim. Amerika’daki “Fazla, daha iyidir” zihniyeti gerçekten işe yaramıyor. Eğer benden bir yılda yapmamı bekledikleri her şeyi yaparsam, gün aşırı yeni bir konu/ders anlatmam gerekiyor ve yine de her zaman kendimi geride kalmış hissediyorum. Amacının ne olduğunu ve nereye varacağını bilmediğim bu baskı, hem beni hem de öğrencilerimi çok zorluyor.

Finlandiya’da öğretmenler acele etmiyorlar. Bir konuya derinlemesine bakıyor ve biraz geride kalsalar ya da matematikteki her konuyu işlemeseler bile paniklemiyorlar. Ayrıca öğrenciler haftada sadece birkaç saat matematik dersi yapıyor. Hatta Paskalya tatilinden sonra bütün yedinci sınıf öğrencilerim haftada sadece bir kez matematik dersi gördü. Bunu duyduğumda kalbim hala panikliyor! Bunun yeterli olduğuna inanamıyorum! Testlere nasıl hazır olacaklar? Ah, bekleyin. Test falan yok ki! Acele etmeye gerek yok. Çocuklar yeni bir konuya başlamaya zorlanmadan önce öğrenmekte oldukları konuyu gerçekten anlıyorlar. Bir öğretmen bana bir ders kitabını gösterdi ve beş haftalık not dönemi için çok fazla konuyu içerdiğini söyledi. Tüm kitaba baktım ve gülmekten patlamamak için kendimi zor tuttum. Çünkü benim ders kitabımda aslında TEK bir bölümde anlatılan şeylere bakıyordum. Neden çocuklarımızı bu kadar fazla şeyi bu kadar çabuk öğrenmeleri için zorluyoruz? Bu kadar stresli olmalarına hiç şaşırmamak lazım!

9.  Daha Az Ödev = Daha Fazla Katılım

OECD’ye göre Finlandiya’daki öğrenciler dünyada en az miktarda ödev yapan öğrenciler. Günde ortalama yarım saatten az ödev yapıyorlar. Bu öğrenciler dışarıdan özel ders/ekstra eğitim de almıyor. En yüksek performansı gösteren Asya ülkelerindeki öğrenciler saatlerce ekstra eğitim/özel ders alırken onların performanslarını zorlayan hatta geçen Finlandiya’daki öğrencilerin durumu oldukça şaşırtıcı.

Benim gözlemlerime göre Finlandiya’da öğrenciler işi sınıfta bitiriyorlar ve öğretmenler öğrencilerin okulda yapabildiklerinin yeterli olduğunu düşünüyor. Ödevler de genellikle açık uçlu ve ödevlere gerçekten not verilmiyor. Ancak öğrenciler sınıfta ödevler üzerinde özenle çalışıyorlar. Kendilerine yapmaları gereken bir şey verildiğinde öğrencilere neler olduğunu gözlemlemek oldukça ilginç. Dersi nerdeyse hiç dinlemeyen öğrenciler telefonlarını kenara koyuyor ve hemen önlerindeki işe koyuluyorlar. Sadece önerilen bir ödev bile olsa dersin sonuna kadar tüm dikkatlerini veriyorlar. Öğretmenler öğrenciler arasında sanki üzerinde hiç konuşulmamış bir anlaşma var gibi: “Eğer sınıftayken bunun üzerinde çalışırsan, sana ödev vermeyeceğim.” Bu sistem, günlük olarak verdiğim ödevin miktarı üzerine gerçekten düşünmeme sebep oldu.

10.  Daha Az Öğrenci = Daha Fazla Bireysel Dikkat

Bu gayet açık. Eğer daha az öğrenciniz varsa, öğrenmek için ihtiyaç duydukları ilgi ve dikkati onlara daha fazla verebilirsiniz. Finlandiya’da bir öğretmen günde 20 kişilik 3 ya da 4 sınıf görüyor. Yani günde toplam 60-80 arası öğrenciden bahsediyoruz. Bense her gün 180 öğrenci görüyorum. Bir sınıfta 30-35 öğrenci, peş peşe altı sınıf, haftada 5 gün.

11.  Daha Az Yapılandırma =  Daha Fazla Güven

Bütün sistemin anahtarı güven, yapılandırma değil. Sistemin çalışıp çalışmadığını görmek için birbirinden şüphe duymak ve tonlarca yapılandırma, kural ve test yerine sisteme güveniyorlar. Toplum, iyi öğretmenler işe alma konusunda okullara güveniyor. Okullar, öğretmenlerin çok iyi eğitilmiş bireyler olduğuna güveniyor ve bu yüzden öğrencileri için en iyi sınıf ortamını yaratmaları konusunda onlara özgürlük veriyor. Ebeveynler, çocuklarının öğrenmesini ve gelişmesini sağlayacak kararlar almaları konusunda öğretmenlere güveniyor. Öğretmenler, öğrencilerinin kendilerinden istenen çalışmaları yaptığına ve gerçekten öğrenmek adına öğrendiklerine güveniyorlar. Öğrenciler, başarılı olmaları için öğretmenlerinin ihtiyaç duydukları araçları kendilerine vereceğine güveniyorlar. Toplum sisteme güveniyor ve eğitime hak ettiği saygıyı gösteriyor. Sistem işe yarıyor ve sistem hiç de karmaşık değil. Finlandiya eğitimi çözmüş!

Az, Daha Fazladır. 



BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber