Bu haber kez okundu.

Çoktan seçmeli olmaktan kurtarmalıyız!

Ayla Özdemir / Sözcü Eğitim


Hem ulusal hem de uluslararası değerlendirmeler temelinde, milli eğitim sistemindeki kalite sorunu sıklıkla telaffuz ediliyor.


Ülkemizde sınav sistemi de çok tartışılıyor. Çoktan seçmeli sınavlarla öğrencilerini yarıştıran sistem her gün yeni bir skandala da imza atıyor.


Milli Eğitim Sistemi MEF Okulları Genel Müdürü Azmi Özkardeş, Milli Eğitim’i ve sınav sistemini Sözcü Eğitim’e değerlendirdi.


Ülkemizdeki sınavların sınav biçimi olarak en büyük açmazının öğrencilerin bilgisini ölçmeye çalışması olduğuna dikkat çeken Özkardeş, “Liseye ve üniversiteye giriş sistemini çoktan seçmeli olmaktan kurtarmalıyız” diyor.


 


İşte MEF Okulları Genel Müdürü Azmi Özkardeş’ten çarpıcı açıklamalar:


MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI HANTAL BİR YAPI!


Milli Eğitim Sistemi’ndeki en temel sıkıntı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) çok hantal bir yapıda olması. Türkiye’de en çok çalışanı olan kurum MEB. Dolayısıyla başlarını bir kere mevzuattan, atama yapmaktan, okul açıp okul kapatmaktan kaldıramıyorlar. Yani odaklandıkları nokta eğitimin özü olmuyor. Çok merkezi bir yapı. En doğrusu bütün bunları yerel yapılara bırakmak. Milli Eğitim Bakanlığının daha yol gösterici, yön gösterici olması gerekiyor.


Okul yapımı öğretmen ve personel istihdamı gibi konular merkezi yönetimlerden yerel yönetimlere aktarılmalıdır. Yani Ankara bu işlerle uğraşmamalıdır. Merkezi yapıya o zaman müfredatı oluşturmak, müfredatı zenginleştirmek kalıyor. Bununla ilgilide bir çalıştay yapılabilir adına şura diyebilirsiniz ama buradaki en önemli şey öğretmen, öğrenci ve veliler.


Sistemdeki bir diğer sıkıntı MEB içerisindeki yönetici profili. Aşağıdan gelenlerin çoğu -400-500 bin kişiden belki daha fazla insandan söz ediyoruz- ama oradan gelenlerde politik birtakım değerlendirmelerle yukarıya doğru gittiği zaman, liyakat geri plana itildiğinde bu sefer zaten açmaz olan bir yapı iyice kitleniyor. Hayatın kendisinden uzaklaşıyorlar. Bugün bir okulun müdürü bile 3-4 sene derse girmediği anda içinde yaşadığı okuldan bile uzaklaşabiliyor, yabancılaşabiliyor.


 


STANDARTLAR OLMAZSA OLMAZ!


Şu anki liseye ve üniversiteye giriş sistemini yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Mevcut sınav sistemlerini değiştirmenin yollarını aramalıyız. Çoktan seçmeli olmaktan kurtarmalıyız. Belki bir ara sınav merkezi olabilir ama üniversitelere kendi öğrencilerini özgürce seçme alanları yaratabilirisiniz. IB gibi SAT gibi sınavların katkısını alabilirsiniz. Üniversitelerin ve okulların standartına çok dikkat ederek üniversite ya da okul açılmalı diye düşünüyorum. Akademik standartlar iyi olmadığı sürece açılmamalı. Bugün Anadolu’da bir tane profesörü olan üniversitelerden söz ediliyor. Öyle olunca insanların üniversiteye olan inancı da sarsılıyor. Dolayısıyla o alanlarda eğitimin niteliği anlamında doğru standart uygulamaları getirmek gerekiyor.


Şu an 8. sınıfta 1 milyonun üzerinde öğrenci var. İstanbul’da dünya çapında eğitim veren okullar varken yine İstanbul’un varoşlarında neredeyse ortaçağdan kalma eğitim uygulanan okullar var. Bence eğitimin olmazsa olmazı standartlar. Milli Eğitim okullardaki kapıların ölçüsüne kadar standart ölçüler belirliyor ama asıl eğitimin kalitesiyle ilgili standartlarda doğru noktada olamıyor. Sınıf mevcudu 30 ‘u aşmaz diyeceksiniz 30’un üzerinde sınıf açmayacaksınız. Açamadığınızda birileri kapıya dayanacak ve size yeni bir bina yaptıracak. Biz varolan binaların içine tıkıştırıyoruz insanları. Bu kadar eşitsizliğin ve dengesizliğin olduğu bir yerde sınavları konuşmak çok anlamlı gelmiyor insana. Milli Eğitim de benim bildiğim bir kaç yıl önce başlamış portfolyaya dayalı bir değerlendirme çalışması var. Mevcut sınav sistemi bile dengesizlikler üzerine kuruluyken bunu uygulamak çok kolay olmaz.


 


ÖĞRETMENLİK ADANMIŞLIK İSTER!


Finlandiya’yı İskandinav ülkelerini hep konuşur dururuz. Bu ülkelerdeki eğitimin çok iyi olduğunu söyleriz. Oralardaki eğitimi iyi yapan en temelde iki önemli neden var:


Oralardaki öğretmenler öğrenmeyi hiçbir zaman sonlandırmıyor. Her daim öğrenen ve paylaşan insanlar. Oradaki bir öğretmenin bir şeyi başka biriyle paylaşması, kendi yaptığı iyi örneği başka bir öğretmenle paylaşması, o öğretmenin onun dersini izlemesi, bunlar çok doğal şeyler. Bizde ise böyle bir takım olabilmek mümkün değil. Özellikle devlet okullarında A siyasi görüşü, B siyasi görüşü var. Baştan birbirimize kapılarımızı çok kapatıyoruz.


Eğitimin kalitesini sağlayacak olan unsur öğretmen aslında. Öğretmen profili doğru olmadığı anda istediğiniz kadar iyi binalar yapın, iyi kaynaklarınız olsun en belirleyici unsur öğretmenlerdir.


SİSTEM, BİLGİ ODAKLI DEĞİL BECERİ ODAKLI OLMALI!


İçinde bulunduğumuz yüzyılda bireylerden en çok istenen beklenen özelliklerden biri de esnek olmalarıdır. Ama esnekliği sağlayacak olan şey bilgi odaklı bir eğitim olamaz. Çünkü bilgi odaklı bir eğitimde sadece doğru ve yanlış oluyor. Mesela, Türkiye’nin başkenti neresidir sorusunun cevabı Ankara’dır bunun size getirdiği bir esneklik yok. Ankara yazmasanız cevabın üzerini çizer öğretmen. Bir ülkenin hangi şehri niçin başkent olur? dite sorduğunuzda sorgulama becerisini öne çıkartırsınız. Araşatırma becerisini öne çıkartırsınız. Beceri, bizim üretkenliğimizi artıran bir özelliğimiz, bilgi ise depolama ile ilgilidir. Okullarda yeri geliyor resim dersini, müzik dersini öteliyorsunuz, matematiği bir beceri olarak görmüyorsunuz. Matematik bir bilgi gibi algılanıyor halbuki öğrencinin ilk bilmesi greken şey yaşamın bir parçası. Beceri deyince sorgulama beceriniz araştırma beceriniz merak duygunuz bunlara ihtiyacımız var.


EĞİTİM ŞURALARI ONAYLAMA MERCİİ GİBİ!


Eğitim şuralarının yapması gereken şey eğitimle ilgili her konuyu masaya yatırmaktır. En öncelikli ihtiyaçlarınız neyse onların cevabını vermektİr. Şimdiki Eğitim Şura’ları bir onaylama mercii gibi. Yani ülke yönetiminde kim varsa o bir şeyi kararlaştırmış oluyor. Bunu Eğitim Şurası marifetiyle topluma empoze etmeye çalışılıyor. En temel yanlışlık bu. Eğitim şurasına katılan seçilen insanlar da tartışmalı bir noktadır. Biz ne kadar çok kişiyle bir meseleyi paylaşırsak o kadar çok doğruya ulaşma şansımız vardır. Bunun paylaşıma açık olması gerekiyor. Şu da varki bugün aslında her ülke eğitimini sorguluyor. Eğitimde ne iyi olan ülkeler dahi eğitimde neyi geliştirebileceğine bakıyor. Bizse sistemimiz biraz kötüleme üzerinden gidiyoruz. Bu da bir negatiflik üretiyor. Toplumda şöyle bir algı oluştu. Okuldan bir şey olmaz deniyor ya da tam tersi her şeyi okula yüklüyoruz.


Türkiye’nin en büyük sıkıntısı paradoksal bir şey söyleyeceğim ama işin çözümü öğretmende ama çözümsüzlüğün de merkezinde öğretmen var. Öğretmen kendisini bu işi çözen kişi olarak görmüyor. Dışarıdan bir kimlik gibi görüyor. Sırf öğretmenlerin katıldığı bir şura yapsalar belki daha iyi olur. Bu işin içinde olan öğretmen bir konuşsun. Şura’da öğrenci ve veliler olsun. Bu üçünün olduğu bir şura bence en anlamlı şura olacaktır. Onları bir kenara bırakıyor, dışarıdan başka gözler oraya getiriyoruz. Ben özel okullar olarak bizlere çok iş düştüğüne inanıyorum. eleştirmekten ziyade iyi örnekler olmalıyız.


MERKEZİ VE KONTROLCÜ BİR YAPI VAR!


Türkiye’de bir taraftan baktığınızda eğitimde zenginleşme var gibi bir taraftan da bakıyorsunuz tekilleştirme eğilimi var. Okullar birbirine benzetilmeye çalışılıyor. Zenginliğe fazla fırsat tanımayan bir sistem var. Merkezi ve kontrolcü bir yapı var. Okulların her şeyini kontrol etmeye çalışıyoruz. Asıl kontrol edilmesi gereken şeyleri kontrol etmiyor ya da edemiyor ama kontrol etmemesi gereken şeylerle uğraşıyor. Enerjimizi oralarda tüketiyoruz.


ÇÖZÜM ODAKLI BİR SİSTEM GEREKİYOR!


TEOG’da en başarılı olan iller açıklamıyor ama duyduğumuz kadarıyla ufak ufak iller. Derece yapan çocukların sayısına bakıyorsunuz binlerle ölçüyorsunuz. Hangi okula hangi öğrenci nasıl yerleşecek? Bu sınavlar bir şeyi ölçmüyor da değerlendirmiyor da. Bu tip sınavların bir ayırt edici özelliğinin olması gerekir. Ölçme anlamında ayırt edici özelliği çok zayıf kalıyor.


SADECE ELEŞTİRMEK YETMEZ, İYİ ÖRNEK OLMALIYIZ!


Ben üniversitelerimizi de bu anlamda yetersiz görüyorum. Özellikle vakıf üniversitelerinin öğrenci alma sürecinde bir zenginlik yaratmaları gerektiğini düşünüyorum. ÖSYM’ye dayalı YGS-LYS’ye dayalı bir seçmenin kendilerini mutlu etmediğini biliyorum ama yine o sistemden öğrenci alıyorlar. Bununla ilgili de bir karşı duruşları ya da katkıları yok. Koç, Sabancı, Bilkent gibi yıllarca bu işin içinde olan üniversitelerden doğrusu şunu beklerdim; YÖK’e gidip deselerdi ki biz şu an 1000 öğrenci alıyoruz. 250 öğrenci daha alacağız ekstra ama bize izin verin biz şöyle bir yöntemle öğrenci alalım. Bu yöntemi bir deneyelim. Öğrencilerimizi mülakatla seçeceğiz, portfolyo sunmalarını isteyeceğiz desinler. Bu belki bize bir fikir verir. Mevcut sistemi eleştiriyoruz ama elimizde yerine ne konabileceğiyle ilgili ipucu yok. Elimizi taşın altına koymalıyız artık.


Eğitim sistemimiz çözüm odaklı değil bilgi odaklı. Sistemin tıkandığı en büyük nokta bu. Ülkemizdeki sınavların sınav biçimi olarak en büyük açmazı öğrencilerin bilgisini ölçmeye çalışması.


Biz MEF Okulları olarak TEOG puanını esas alarak öğrenci alıyoruz ama öğrencileri tanımaya yönelik yaptığımız bir tanıma çalışmamız da var. Şu an Türkiye’de hiçbir okulun TEOG dışında öğrenci alması mümkün değil. MEF yetenek testiyle öğrencinin matematik potansiyelini fen potansiyelini ölçmeye, o alandaki yatkınlıklarını ölçmeye çalışıyoruz. Bu doğru bir yaklaşım. Sadece sistemi eleştirmekle bir şeyleri değiştiremeyiz. İyi eğitim konseptleri yaratarak, örnekleri uygulayıp göstermeliyiz.


TERCİH SÜRECİNDE DE YASAKLAMACI ZİHNİYET !


Özel okullara tercih süresini 10 günle kısıtlayıp, özel okulu seçene devlet okulu seçtirmeyen uygulamayı yasaklamacı bir zihniyet olarak görüyorum. Ya orası ya burası diyerek insanların hayatına bu kadar niye engel oluştururuz bilemiyorum. Baskı oluşturmadan insanların karar vermesi için bir zaman tanıyarak bunu yaparsiniz. Bu sistemde bazı veliler istediğimiz anadolu lisesi olmayacak özel okula gidelim diyecek. Yarın bir gün o anadolu lisesinin olabildiğini gördüğünde aklı orada kalacak. Bu uygulama o yüzden bana çok doğru bir uygulama gibi gelmiyor. Teknolojinin bu kadar geliştiği bir çağda doğru bir sistem oluşturmak çok zor değil ki. Bir havuzda herkesin tercihini alırsınız. İnsanlar böylece bütün bir sistem içerisindeki seçeneklerini görebilir.


ÖĞRETMEN MAAŞLARI İYİLEŞTİRİLMELİ!


Bütün bunların hepsini sağlayacak olan şey Çok kolay değil ama öğretmen maaşlarının iyileştirilmesi gerekiyor. Finlandiya’da öğretmenlik mesleğinin tıptan ya da hukuktan daha çok kişi tarafından tercih ediliyor olmasının önemli nedenleri arasında hem elde ettikleri maaşlarının iyi olması var hemde itibarları var. Hatta bazı ülkelerde şunu yapıyorlar. İlk başta biraz düşük maaş alıyor ama öğretmenlere ama emekli olmaya yaklaştığında ciddi bir maaşla emekli olabiliyorlar. Bunların hepsi motive eden şeyler. Buradan farklı formüller geliştirilebilir.


Atanamayan öğretmen sorunu da merkezi otoriteden çıkıp yerele bırakıldığında kolay çözülür diye düşünüyorum.


OKUL ÖNCESİ EĞİTİM ZORUNLU OLMALI!


4+4+4’ün tepeden inme gelmesi ve bakanın dahi bilgisi olmadan böyle bir konunun gündeme gelmesi baştan bir kere sıkıntı getirdi. Buradaki en büyük problem karar alma süreçlerinde yanlış bir yol izlenmiş olması. Okul öncesinin hala zorunlu olmaması da önemli bir problem. Türkiye için büyük bir sıkıntı. Zorunlu hale getirdiğinizde de içini doldurmanız gerekiyor. Kaynaklarımızı doğru ve verimli kullanmamız gerekiyor.


OKULUNU ÖĞRENCİ SEÇMELİ!


Veliler okul seçerken bence çocuklarına baksınlar. mümkünse okulu öğrenci seçsin. Çünkü orada okuyacak olan öğrenci. Elbette ailelerin bir takım kırmızı çizgileri olabiliyor. Okulun ücreti anlamında, bulunduğu konum anlamında…Okulları tanımalarını da sağlayarak çocuklara daha fazla seçme özgürlüğü tanınmalı. Hangi okulu seçerlerse seçsinler o okula dönük pozitif bir yaklaşım içerisinde olmaları gerekir. Geriye dönüp keşkeler sıralamak çocuğun motivasyonunu olumsuz olarak etkileyebiliyor.


DİL ÖĞRENİMİ İLETİŞİMİN MERKEZİNE ALINMALI!


Dünyada İngilizce eğitimine bu kadar çok kaynak ayıran ve ayırdığı bu kaynağa rağmen bu kadar başarısız olabilen bir ikinci ülke daha olduğunu sanmıyorum. Çok zaman ayırıyoruz, çok enerji ayırıyoruz, çok para ayırıyoruz ama sonuçlar iyi değil. Saatini artırmaktan ziyade mesele işi doğru yapmakla çözülür. Üniversiteye hazırlık, liseye hazırlık sınıfları mı, bu yıl 5. sınıfta uygulanmaya başlanacak yoğunlaştırılmış program mı daha doğrudur derseniz kesinlikle ortaokuldaki bu yoğunlaştırılmış program derim. Ne kadar erken yaşta dil edinimi başlarsa o kadar doğru ve iyi olur. Ben İngilizce’yi öğretmekten yana değilim. İngilizce öğretmek demekle insanlara aslında ket vuruyorsunuz. Türkiye’deki en büyük sıkıntı İngilizce’yi iyi, kötü öğrenmiş ama konuşamayan veya yazamayan insanlar. Dil öğrenimini, dil edinimini iletişimin merkezine almak gerekiyor. O öğrencilerle dili kullanarak dili yaşatarak bunu yapmalıyız. Bunu yapmazsak sonra yoğunlaştırılmış o saatler bize patinaj yaptırabilir. O 18 saat kaybedilmiş, yitirilmiş zamana dönüşebilir.


DR. İBRAHİM ARIKAN FAKTÖRÜ


MEF okulları hem Darüşşafaka’dan hem TEVİTÖL’den ve daha önce çalıştğım Marmara Üniversitesinden farklı bir yanı olan bir kurum. Diğer okullara göre daha şahıs okulu. Fakat MEF’te önemli bir ayırt edici özellik var o da Dr. İbrahim Arıkan. Burada bulunmamın en önemli nedeni İbrahim Beyin kendisi ve onun MEF okullarında yarattığı enerji. Eğitimde birçok öncülüğü yapmış bir kurum MEF. İbrahim bey bunu dershane yıllarında başlatmış. Eğitim hayatına başlarken MEF sadece diğer okullardan farklı olmak adına değil eğitimin gereklerini gerçeklerini düşünerek onları sorgulayarak araştırarak bunu yapmış. Bir kurumun binaları da önemlidir ama eğitime bakış açınız ve eğitimi öğrenciyi merkeze alarak onun etrafında yürütmeye ve içtenlikle oluşturmaya çalışmanız çok başka bir şeydir. İbrahim Bey’i herhangi bir öğrenciyle yanyana gördüğünüzde yüzünden gülücükler eksilmeyen bir insan. O yüzden eğitimin duayeni diyebiliyoruz onun için. O anlamda da MEF’in bu farklılığı çok anlamlı, çok önemli. MEF öğrenciyi ve öğrenmeyi merkeze alan bir kurum. Akademik dersler kadar akademik olmayan derslere de çok önem veriyor.


PROJELER YAŞAM BECERİSİ KAZANDIRIYOR!


MEF ismi itibarıyla Modern Eğitim Fen okulları olarak temel bilimlere, fizik, kimya , biyoloji, matematiğe son derece önem veriyor. Sadece akademik anlamda değer vermek değil bunların proje bazlı olarak yürütülmesi de belli bir alanda derinleşmeyi sağlıyor. Bir projenin üzerinde çalıştığınızda belli bir zaman ayırıyorsunuz, genellikle bir ekip içinde çalışıyorsunuz, araştırma yapıyorsunuz, bazen istediğiniz sonucu elde edemiyorsunuz, geriye dönüp bakıp neyi yanlış neyi doğru yaptığınızı sorguluyorsunuz. Sadece bu derslerde değil hayatın her alanında bir proje temelli çalışma becerisi ediniyorsunuz.


Bir başka artısı da yaparak yaşayarak öğrenmeyle daha kalıcı bir öğrenme şekli. Proje hazırlarken yaptığınız çalışmaların hepsi size yaşam becerisi kazandırıyor. Bunun için “MEF Uluslararası Araştırma Projeleri Yarışması’ bizim için çok önemli. Objektifliğiyle, öğrenci öğretmenlere akademik anlamda sunduğu deste ve katkılarla Türkiye’de bu alanda yapılan en önemli liseler arası yarışma. Seneye 25. yılını kutluyor olacağız. Çeyrek asır dile kolay…

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber