Özgür Eğitim Sen Genel Başkan'ı Müfredatı Değerlendirdi
Türkiye’de eğitim tartışmalarına özgün bir yerden bakabilmesi ile farkını ortaya koyan Özgür Eğitim-Sen, birkaç haftadır tartışılan “yeni müfredat taslağı” münasebetiyle hem müfredat hem de onun bir bileşeni olduğu eğitim-öğretim sistemine ilişkin dillendirilmeyeni, söylenmeyeni ve konu edilmeyeni gündeme taşımaya devam ediyor.
Son olarak Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer  “Müfredatı Manavdan Almak” başlıklı yazısı ile Türkiye’de muhtaç olduğumuz eğitim tartışmasına bir kapı araldı.
Müfredat tartışmalarında ilk kez bir eğitim sendikasının başkanı MEB’in müfredat hazırlama noktasında ehliyetini, salahiyetini ve yeterliliğini tartışmaya açtı. Öte yandan toplumun tüm kesimlerinin sorumluluğunun altını çizerek konunun sadece bir kuruma havale edilerek çözülemeyeceğini dile getirdi.
 
 
Genel Başkanımız Abdulbaki Değer’in yazısının tam metni:
 
Müfredat, eğitim sorunsalımızın bir bileşeni. Tıpkı eğitim-öğretim sisteminin eğitim sorunsalımızın bir bileşeni olması gibi. Oysa modern yaşam, kurumların denetiminde parsellenmiş ve zihinsel meşruiyeti de çoktandır kotarıldığı için eğitim denilince herkesin aklına okul geliyor. Nasıl sebze-meyve ihtiyacımızı tedarik için manava gidiyorsak eğitim ihtiyacımız için de okula gitmemiz gerekir düşüncesindeyiz! Manav da okul da nihayetinde toplumsal yaşamın belirli bir alanına ilişkin ihtiyaca cevap veren yaşam destek ünitesi hüviyetinde. Böyle olunca manavda sebze-meyve için konulmuş standartlar gibi okulda icra edilen faaliyet için de belirli prosedürler ihdas ediliyor, edildiğinde işin oracıkta çözülüvereliceğine inanılıyor. Müfredat mevzusu da bu prosedürlerden birisi. Mekan tasarımı, zaman planlaması, ihdas edilen ilişki biçimi, öğretmenler, öğretmenlerin yasal konumu, yetiştirilme biçimleri, MEB, MEB bürokrasisi vs. Hepsi okulda gerçekleştirilmesi düşünülen “amaç(lar)” için seferber vaziyette. Bu açıdan tespit edilen “amaç(lar)” beklenildiği gibi gerçekleşmiyorsa “amaç(lar)ı” gerçekleştirmek üzere seferber edilmiş bileşenleri gözden geçirmek-reforma tabi tutmak son derece mantıklı. Ancak üç hususa cevap vermek, açıklık getirmek şartıyla.
 
Birinci husus, “gerçekleşmesi için büyük bir uğraşı verdiğimiz “amaç(lar)ımızda”sıkıntı, problem, yanlışlık olabilir mi?” sorusudur. Yani bir iş için tüm belirlediğiniz işlem basamakları hayata geçirilir ancak sonuç önceden belirlenmiş amacın tam tersi bir durum ortaya çıkarabilir. Bu hem “amaç-araç” uyuşmazlığından kaynaklanabilir hem de önceden belirlenmiş “amacın” keyfiliğinden-“gerçekliğe uyumsuzluğundan, “şişede durduğu gibi durmamasından” kaynaklanabilir. Veyahut “amaçlarınızda” bir sıkıntı yoktur ancak araçlar ve yan etkileri tam tersi durumlara sebebiyet verebilirler. Tıpkı Şerif Mardin'in “İsyankâr İttihatçılar, çöken bir eğitim sisteminin değil, Sultan Abdülhamit'in temelden değiştirdiği bir eğitim sisteminin ürünleriydi” tespiti ile İlber Ortaylı'nın “Sultan Abdülhamit döneminde açılan okullarda yetişenler, paradoksal biçimde önce öce Devlet-i Aliye'nin sonunu getirip sonra da modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kaderini tayin ettiler” tespitinde belirtildiği gibi.
 
İkinci husus, başta belirttiğim “eğitim-öğretim” düzeneğinin özerk bir yapıdan ziyade genel eğitim mevzumuzun bir alt bileşeni olmasıdır. Bu durum malesef uzun zamandır göz ardı edilmekte ve eğitim asli konumundan yalıtılarak dar, teknik, bürokratik bir konuma ve lokasyona sıkıştırılmaktadır. Asli hüviyetiyle eğitim kurumsal-organize eğitim-öğretimin çok ötesindedir ve kurumsal eğitim-öğretimin işlevselliği ancak asli eğitim dinamiğiyle genetik uyumda sağlanabilir. Cumhuriyet pratiğimiz genetik uyumu gözetmek bir yana taammüden uyumsuzluğu planlamış, beslemiş ve yürürlüğe sokmuştur. Zira bu uyumsuzluk girişimi zannedilenin aksine keyfi değil son derece sofistike ve stratejikti. Bir tarafta asli eğitim alanını tasfiye (Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Alfabe, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, resmi Dil ve Tarih politikaları vs.) diğer tarafta siyasal mühendislik uygulamaları ile destekli şekilde “muhayyel olanın” inşası için kurumsal eğitim-öğretimin ideolojik-politik bir aygıt olarak tahkim edilmesi. Ana kurgu malesef bugün de caridir ve kurumsal eğitim-öğretim örtük bir egemenlik-tahakküm-direniş-kaçış alanı olarak karşımızdadır.    Meselenin “ne öğretileceğinin” çok ötesinde ve derinlerde olduğu malesef bir türlü gündemleştirilemektedir. Toplumun istisnasız yüzde yüzünün muayyen bir plan-program yürütmeden yeni kuşaklara başarıyla aktardığı konuşma dilini tüm organizasyonuna rağmen eğitim-öğretim sistemimiz verememektedir. Bu basit tespiti ve benzerlerini lokal-teknik düzeylerde heba etmemiz ve yapısal analizler eşliğinde  “talebe”nin etimolojisini gözeterek zorunluluğu değil gönüllülüğümerkeze alan bir çabayı göstermeliyiz.
 
Üçünücü husus, tarihsel ve mevcut gerçekliğin dışında yeni dönemin dinamikleri üzerinden eğitim mevzusunun ve kurumsal eğitim-öğretimin kavranması zaruretidir. Mecelle'nin "ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz”kaidesinde de ifade edildiği yeni koşulların geleni makyajlarla muhafazayı değil gelene ‘ek' yaparak esaslı güncellemeleri icbar etmesidir. Bugünkü okul formuna ısrarla tutunmak kolaycılık, ezbercilik ve ‘çaresiz strateji' hükmündedir. Öğrencilerin ezberciliği değişmeyen şikayet mevzumuz lakin dikkat edilirse ezbercilik yetişkinlerin temel alamet-i farikasıdır ve okul düzeneğindeki ısrar da bunun en büyük karinesidir. Çocuklar ezberlerini kısa bellek odaklı pragmatik boyutta yaşama geçirirken yetişkinler tersine kalıcı bellekte kazılı bir dogma şeklinde yaşama, yaşamın akışına dayatma uğraşısındadırlar.
 
Bunların dışında samimi ve açık konuşacaksak müfredat mevzusunu ‘ilk taşı günahsız olanınız atsın' uyrasıyla da yüzleşilmesi gerekiyor. ‘Laik-bilimsel, dini vs. eğitim'şeklinde yüzeysellik ve sembolizmde asıl motive edici hususun siyasal hesaplaşma olduğu ortadadır. Bu verimsiz ve kısır tartışmanın derde deva olmayacağı, ancak kitlesel bir kandırmacaya alet olacağı görülmelidir. Sivil ortamların, kurumların gündemine girmeyen, tartışma ve çözüm arayışına konu olamayan bir mevzunun  ‘hokus-pokus'la MEB'den çıkacağını düşünmek naiflliğinden kurtulmak, MEB'i de güç yetiremeyeceği ve sorumlu olmaması gereken bir alana ısrarla sürüklememek gerekiyor. Toplumun vazifelerini gönül rızasıyla bürokratik kurumlara devretme kolaycılığından vazgeçmemiz gerekiyor. MEB müfredatısihirli bir formülle nereden bulacak, kim kaybetmiş de MEB bulacak? MEB'in böyle bir hakkı var mı, olmalı mı? Standart her derde deva bir müfredat nasıl olacak? Sonra senin yürütmediğin, konuşmadığın, dert edinmediğin bir mevzuda vekaletçi gibi görevi devrettiğin MEB hangi mahfillerden, hangi ilim ve irfan meclislerinden, hangi derinlikli sohbetlerden, varlığı kabuğundan ibaret akademinin olmayan hangi gündeminden süzüp reçeteye dönüştürecek? Akıl var, izan var.
 

Özgür Eğitim Sen

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Eğitim ve Ögretim Eğitim ve Ögretim