Bu haber kez okundu.

“Kimsesiz çocukların yurduna kamera konulsun”

Kötü muamele, cinsel istismar ve tecavüz vakalarıyla gündeme gelen çocuk yuvaları, çocuk evleri, yetiştirme yurtlarına da kamera konulması istendi. İstek sahibi, 1.5 yaşındayken terkedilen Demirhan. Büyüyünce yazdığı kitapta yetiştirme yurtlarında yaşananları kaleme alan Demirhan, yetkililerden, teknolojinin bütün imkanlarını kullanarak kimsesiz çocukların yaşadığı mekanların izlenmesini istiyor.

Anne-baba hasretiyle yetiştirme yurtlarında büyüyen Demirhan Kadıoğlu, Nesil Yayınları’ndan çıkan Yetiştirilmiş Hayatlar isimli kitabında, devlet yurtlarında yaşanmış dramları gözler önüne seriyor. Kadıoğlu, sevgi yerine ‘anan baban bakmamış; biz mi bakacağız’ zihniyetiyle muamele göre çocukların hikayelerini şöyle aktarıyor: ALTINI ISLATAN ÇOCUKLARA GECE BEKÇİSİ DAYAĞI “Yıllardır ufak tefek suçlar bahane edilerek kaç kez darp edildiğimi hatırlamıyorum bile... Unutamadıklarım arasında Yakacık Yurdu’nda iken baş dayakçı diyebileceğimiz bir bahçıvan Ahmet vardı. Gece bekçisi yapmışlardı. Bu adam geceleri grupları gezer, ‘altını ıslatmasın’ diye kendisine tutuşturulan listedeki çocukları tuvalete kaldırırdı. Görevi idi bu aslında... Yani devletten bunun için para alıyordu... Dolayısıyla eğer görevinden memnun değilse bu işi yapmayabilirdi. “Ben istemiyorum. Yapmam” diyerek başka bir iş veya meslek isteyebilirdi... O hem bu işi para karşılığı yapıyor hem de bu yaptığı iş sebebiyle altını ıslatan çocuklara karşı çok merhametsiz davranıyordu. Neydi ondaki o öfke, anlamak mümkün değil. Adam öfkesini yatıştırmak için olsa gerek gruptan biri altını ıslatmış diye bütün yatak odasında bulunanları sıra dayağına çekiyordu. Hem de söğüt dalından kopardığı esnek bir dalla... Söğüt dalının bıraktığı iz, körpe bedenlerimizde belki günler sonra silinecekti ama ruhlarımızda bıraktığı kalp kırıklığının izi ömür boyu onun o merhametsiz çehresiyle birlikte gönüllerimizde kalacaktı. Hiç mi bıkıp usanmazdı dövmekten? Hiç mi yorulmazdı? Merhamet aramıyorduk ama insan usanırdı be... Bu adam dövmekten de bıkıp usanmamıştı. Şimdi bakıyorum da bu çocuğun her gün altını ıslatmasının bir rahatsızlık olup olmadığını kimse niçin düşünmüyordu ki? Niye kimse idareye böyle bir durum var diye bilgi vermiyordu ki? Gerçi idare bilgi sahibi olsa bile bu çocuğu doktora alıp götürür müydü ki? O yıllarda hiçbirimiz hiç kimsenin umurunda değildik. Oysa bu çocuk her gün altını ıslatıyordu. Belli ki bir rahatsızlığı vardı. Bir sorunu vardı. Psikolojik veya fizyolojik, fizyopatolojik fark eder mi? Bu sahipsiz, kimsesiz çocuğa cahil ve merhamet fukarası bir adamın her gece dayak atmasından habersiz olunması bir skandal değil miydi?” MÜDÜR MUAVİNİNİN HUZURUNDA KÜLOT KONTROLÜ Kadıoğlu, tüm çocukların banyo öncesi yaşadığı külot kontrolü işkencesini de şöyle anlatıyor: “Cuma günleri banyo günümüzdü. Ben banyoya gitmek istemezdim. Kâbus olurdu benim için... Banyoyu sevmediğimden değil, banyoya giderken bize reva görülen muameleye çocuk aklımla bile razı olmadığımdandır. Bir kere banyoya grup grup çağrılıyorduk. O da bir şey mi? Ya banyo öncesi külot bakma saçmalığına ne dersiniz? Evet... Banyoya giden sekiz ila on yaşındaki çocuklar, önce dönemin müdür muavininin huzurunda dururduk. O emrederdi: – Çıkartın pantolonlarınızı! Gülerek çıkartırdı herkes. Sonra ikinci emir: – İndirin külotlarınızı! Bu kez utana sıkıla indirirdik iç çamaşırlarımızı. Utanıyorsun, ama emir altındasın. Müdür muavinimiz ne yapardı? Elinde ince uzun bir değnek olurdu. O değneği şöyle uzatır, iç çamaşırın kenarını indirip tuvalet sonrası düzgün temizlenip temizlenmediğimizi kontrol ederdi. Düzgün temizliğini yapamayanlara emrederdi: – Geç kenara! Böyle böyle grubu kontrol eder ve son kontrol bitince “Geç kenara!” dedikleri dışındaki çocuklara izin verirdi: – Yürüyün banyoya... Peki kontrolden geçemeyenlere ne yapardı? Ne olacak; müdür muavininin incecik çubuğu o mini minnacık çıplak baldırlarında şaklardı: “Ayyy... Offf!” sesleri duyulurdu geride. Değnek ile cezalandırmak mı, terbiye (!) etmek mi siz karar verin. Oysa yapılan gerçekten insafsızlıktı. Sekizon yaşındaki bir çocuğun temizliğini tam anlamıyla yapabilme ihtimali ne kadar mümkündü? Günümüzde aile çocukları dahi o yaşta iç çamaşırını tertemiz tutabilir mi? Çok zor... Kaldı ki bizim başımızda kimsemiz yok. Sadece bir kuru değnek korkusuyla bu iş nasıl başarılabilir ki? Ama sorun değil, nasıl olsa dayağı atan dayak yemiyor ki... Dayak yiyen çocukların hakkını soran kimse de yok. Öyleyse vuruş serbest... ‘SULAR AKMIYORSA TAŞLA TEMİZLEYİN’ Bir keresinde ben de dayak yedim... Bir ay boyunca su gelmemişti yurda. Sular kesilmişti. Artık neredeyse bitlenmeye, pirelenmeye başlamıştık. Zaten fazla çamaşırımız da yok. Bulamıyoruz ki... Böyle bir dönemde yine bu kontrole hepimiz itiraz etmek istedik: – Hocam sular akmıyordu. Hocanın verdiği hoyrat ve insafsız cevaba bakın: – Taşla da mı temizlenemediniz? Ve o acımasız el, yine kontrol edip hemen herkesi haşlamıştı. O gün arkasına söğüt dalı şaplatılanlar arasındaydım ama öte taraftan okul müdürü İhsan Bey, yurda yeni geldiğimiz dönemde tuvaletten sonra temizlik yapmanın nasıl olacağını kendisi bizzat sınıfın önünde tarif etmişti. Masa üzerine çıkıp tatbikî eğitim vermişti. Suyu sol elinize alacak ve sonra şöyle şu şekilde yıkayarak temizlenecek, sonra kurulanacaksınız. “Aha böyle” diyerek eliyle hareketini dahi göstermişti. Onun o tarifini hiç unutmam.” TOKAT YURDU’NDAKİ KÜLOT İŞKENCESİ Kadıoğlu, İstanbul Yakacık’tan sonra nakledildiği Tokat Yetiştirme Yurdu’nda yaşadığı banyo işkencelerini ise şöyle dile getiriyor: “Tokat’a ilk geldiğimiz günlerde bir banyo hazırlığı... Bir çocuk geçti önüme: – Sen kaça gidiyorsun? – Dörde. “İlkokuldan sonrakiler çıkartmıyor. Sen ilkokulda olduğuna göre iç çamaşırını çıkaracaksın!” dedi. Şaşırdım. Şok oldum. Dedim ki: – Ne münasebet ya! Hayır çıkartmam. Niye çıkartayım. – Çıkartacaksın! – Çıkartmam. Bir tane şaplattı suratıma ve haykırdı: – Bak döverim seni. Çıkart! – Hayır! Ayıp bir şeydi bu bana göre. Bir de kendi bireysel engelimin verdiği mahcubiyet duygusu vardı. Çocuk felci geçirdiğim için bacaklarım arasında orantısızlık vardı. Çocuk olduğum için ve bana bu konuda psikoterapi yapan bir büyük olmadığı için çocuk felci sebebiyle yaşadığım bu engelimden utanıyordum. Emsallerim arasında mahcup oluyordum. Burada her iki duygu birden etki ediyordu. Neyse, bu çıkartırsın-çıkartmazsın bağrışmasının üzerine bir öğretmen çıkageldi. Bizim mücadelemizi görünce de ilgilendi: – Ne oluyor orada? Ben sevindim. Öğretmen şimdi bu ukala çocuğun dersini verirdi. Durumu anlayınca “Utanmıyor musun çocuğun iç çamaşırını çıkarttırmaya!” derdi... Bu benim kendi kendime bir hayalimmiş. Bir kere daha hayal kırıklığına uğrayacakmışım. Bana emir yağdıran çocuk kendinden emin bir şekilde beni öğretmene şikâyet etti: – Hocam, “İç çamaşırını çıkart!” diyorum, çıkartmıyor. Öğretmen demesin mi “Vay, ne demek çıkartmıyorsun!” Bir tokat da öğretmenden. Yere kapaklandım. Öğretmenin tokadından çok tutumu beni mahvetmişti. Bir çocuğun tedirginliğini anlayışla karşılayıp durumu açıklamak ve onu ikna etmek çok kolay bir yoldu aslında ama o öğretmen eğitimcilikten zerre nasibini almamış diplomalı biri olduğu için koskoca elini eğitim küreği olarak kullanmayı tercih ediyordu. Ve çok enteresandır, öğretmen ile o çocuk, ikisi bir olup âdeta işkenceciler gibi yerde debelenen benim üzerimden iç çamaşırımı zorla çıkarttılar. Kurallar öyleymiş burada... Bu kuralı uygulattılar bana. Ne büyük bir başarı sağladılar değil mi? Burada iç çamaşırı çıkartma mecburiyetini böylece öğrenmiştim ama nefret ederek... Banyodan da, gruplar hâlinde banyoya gitmekten de... Yıkanmadan olmayacağına göre ne yapıyordum? Ya gruplar arasında gitmemeye çalışıyordum ya çabucak girip çabucak çıkmaya çalışıyordum. Banyonun kapısında öğretmen bekliyordu. İçeride ise küçük çocukların sırtlarını yıkamak için anne dediğimiz görevli kadınlar oluyordu. Banyo yapılırken meşhur müdür muavinimiz kapıda beklerdi. Banyodan çıkan öğrencileri durdurur; bu kez sırtlarında kir kalmış mı, iyice yıkanmışlar mı diyerek öğrencilerin sırtını, böğürlerini ve daha pek çok yerini kontrol eder; kir olduğunu hissettiklerini tekrar banyoya gönderirdi. Banyo anında her zaman sıcak su yoktu. 80’li yılların yokluk ve mahrumiyet döneminden söz ediyorum. BİTLENDİK… Hele buluğ  çağına gelen öğrenciler için ayrı bir kâbustu bu durum. Soğuk su da olsa razıydık. Yeter ki su olsundu. Tokat’ta yaşadığımız o susuz geçen günleri hiç unutamam. Şaka değil, resmen bitlenmiştik. Tahtakurusu sarmıştı her bir yanımızı. Su yok ki yıkanasınız... Bazen harçlığımız olduğunda Tokat’taki tarihi Ali Paşa Hamamı’na  giderdik... Kendimiz hamamda bir güzel yıkanırdık. Tertemiz olurduk ama ne var ki üzerimizdeki elbiseler aynıydı. Yani iç çamaşırlarımızı bile değiştirme imkânımız yoktu. Yenisini nedense vermezlerdi, ya yoktu yeteri kadar ya da birileri gelen çamaşırları başka yerlerde değerlendiriyordu. Neticede hamamda yıkanır, temizlenirdik. Sonra tekrar kirli ve tahtakurusu gezinen banyo öncesi elbiseleri üzerimize giymek durumunda kalırdık.” SAHİPSİZ ÇOCUKLARA TACİZ VE CİNSEL İSTİSMAR Yetiştirme yurtlarındaki şartların yaşanabilir hale getirilmesine vesile olmak için büyüyünce böyle bir kitap yazdığını ifade eden Kadıoğlu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı başta olmak üzere tüm kurumlara şöyle sesleniyor: “Ergenlik yıllarının korunma ve yetişkin desteği alınması gereken dönemlerinde ise korku ve endişe, hatta sahipsizliğin en iğrenç noktası olan taciz ve istismar, yetiştirme yurtlarındaki çocukların büyük bir çoğunluğunun hayatında ömür boyu silinmeyecek derin yaralar açmış büyük hüsranlara sebep olmuştur. Üstelik kimsenin umurunda ve farkında olmadan... Ve bugün acaba diyorum, herhangi bir yetiştirme yurdunun herhangi birinde veya birilerinde gece vakitlerinde altını ıslatan kimsesiz çocuklardan böyle şiddet görenler var mıdır? Nöbetçi öğretmenler veya okul yönetimi ya da genel müdürlük ve en sonunda da bakanlık bu çocukların merhametsiz ellerde hırpalanmasının önünü teknolojinin de getirdiği kolaylıklarla almış mıdır? Yoksa hâlâ merhametsiz kimilerinin elinde minik yavrucaklar çığlık çığlığa merhamet için ağlaşıyor mudur?” Demirhan Kadıoğlu, yetiştirme yurdu çocuklarının gerçek hikayesini tüm gerçekliğiyle yansıttığı Yetiştirilmiş Hayatlar isimli kitabında, yetiştirme yurtlarının 60’lı, 70’li, 80’li yıllardaki halini gözler önüne seriyor ve bugünü sorguluyor.   *** Kimsesiz çocuklar kime ‘anne’ der? Kimsesiz çocukların formalite anneleri!   Henüz bebekken sokağa, yuvaya terkedilen bütün çocuklar anne ve baba sevgisinden yoksun büyür. O boşluğu devlet bile dolduramaz. Aslında formalite icabı da olsa kimsesiz çocukların da bir annesi bir de babası varmış! Henüz 1.5 yaşındayken çocuk yuvasına terkedilen Demirhan Kadıoğlu, büyüyünce kaleme aldığı kitapta, bütün kimsesiz çocukların içindeki o tarifsiz boşluğu yazdı. Demirhan Kadıoğlu, Nesil Yayınları’ndan çıkan Yetiştirilmiş Hayatlar isimli kitabında, kimsesiz çocukların kime ‘anne’ kime ‘baba’ dediğini şöyle anlatıyor: “BANA İSMİMİ KİM VERDİ?” “Bebekliğimin nasıl geçtiğini tüm detaylarıyla hatırlamıyorum ama büyüdükçe yaşımıza göre yeni arkadaşlar edinmiştik. Yemekleri hep birlikte yiyor, birlikte oyunlar oynuyor, öğlen uykusu öncesinde yastık kavgaları yapıyorduk. Görevlilerin arkasından dil çıkartıyor, birlikte şımarıyorduk. Hademeler de bizleri terlikle cezalandırıyorlardı... Burada askeriye kadar olmasa da aslında belli bir disiplin içinde büyütülüyordum. Ama bazen kalabalıklar içinde yalnızlık hissettiğim anlar oluyor, durgunlaşıyordum. Bunun tarifi imkânsız bir duygu olduğunu biliyorum. Bu duyguların yok olup gitmesi elimde olmadığı gibi gönlüme gelip düğümlenmesi de elimde değildi... Yalnızlık duygusu zaman zaman büyüyor, büyüyor ve içinde kayboluyordum. Gece sebepsiz yere uyanıyor, gözümü tavana dikiyordum. Pencereden süzülen rüzgârın garip uğultusunu içime çekiyor ve uykum gelene kadar sabit bir noktaya öylece bakıyordum. “Kimim ben?” Dudaklarım arasından benden habersiz çıkan bu soru beni korkutuyordu. Tüylerimi diken diken ediyor ve tüm hayatı bir anda anlamsızlaştırıyordu. Aklımdan sürekli geçen sorulardan bir tanesi de şuydu: “Bana ismimi kim verdi?” “Bu isim benim gerçek ismim mi?” Soru işaretleri beynimin kıvrımlarında dolambaç olup umutlarıma çengel atıyor, her birini parlamadan söndürüyordu. Çıkmak istediğim dolambaçlı yolda bulmacanın tüm çıkışları kapalıydı. Bitmek bilmeyen dolambaç koridorlarında sıkışıp kalıyordum... ANNELERİM O GÜN DAHA BİR SEVMİŞTİ Bizim hayatta ‘anne’ diyebileceğimiz bir annemiz yoktu. Varsa da biz bilmiyorduk. Bir gün öğrenebilecek miydik? Şu an için yuva veya yurtta çalışan kadınlara ‘anne’ dememiz öğretilmişti. ‘Anne’ derdik onlara. Çocuk için anne demek bile kim bilir ruh sağlığını nasıl olumlu etkiliyor olmalıydı... Belki de bu bakımdan yazılamayan bir kuraldı. Öte yandan kadın görevliler, biz çocukların bireysel bakımlarımız da dâhil yememiz, içmemiz, kılık kıyafetimiz ve kaldığımız yerlerin temizliğiyle ilgili her türlü ihtiyacımızı karşılamaya çalışıyordu. Eğitimciler vardı onları denetleyen... Bir bakıma onların amiri gibiydiler... Çünkü bütün hareketlerini denetlemekle sorumluydular. BANYODA SICAK SUYLA HAŞLANIYORDUK …Bizi yurtta yetiştirmek üzere görevli olanların derdi başkaydı... Ne miydi? Bize tuvalet yapma alışkanlığı kazandırmak. Bizi günün belirli saatlerinde alıyorlar, topluca tuvaletlere götürüyorlardı. Tuvaletimiz gelsin gelmesin tuvalet saatinde tuvalete oturuyorduk. Evet evet, şortlarımızı çıkartıp klozetlerin üzerinde bekliyorduk. Yoksa bile mi? Evet, yoksa bile... Oturup sağa sola bakıyorduk, mırıldanıyorduk, “lay lay lom” derken çişimiz geliyordu. “Aaa, bak çişimiz geldi!” diyor, tuvaletlerimizi yapıyorduk. Sonra altımızı temizliyorlardı. Ama banyo yapılırken aynı sevinci yaşadığımızı söyleyemem. Banyo anında banyo yapmıyor, âdeta sıcak suyla haşlanıyorduk. Kurnalara birikmiş sıcak suyu ılıştırmaya bile gerek görmüyordu temizliğimizden sorumlu annelerimiz. Maşrapaya doldurulmuş suyun sıcaklığını kontrol etmek gibi bir zahmete (!) dahi katlanmıyorlardı. Kaynar suyu tepemizden aşağı boca edince hopluyor, “Anne!” veya “Yandım anam!” diye bağırıyorduk. Sen misin bağıran... Hemen maşrapa kafanda patlıyordu: – Sus bakayım! “Dank!” sesiyle birlikte kafamıza ikinci bir darbe almamak için susuyorduk. Kim banyo anında “Sıcak” diye bağıracak olsa kafasına tas geçiyordu. Sonra ağlaya ağlaya o yarı haşlanmış sularda yıkıyorlardı. Acaba kirlerimiz yumuşasın diye mi o kadar sıcak tutuyorlardı suyu? Yoksa sorumsuzluk sebebiyle mi, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa dünyanın en zevkli eylemi olan banyo yapmak, bizim için işkenceye dönüşüyordu. “ANNE, FİLMLERDE GÖRDÜĞÜM BİR FİGÜR BENİM İÇİN” Biliyor musunuz, ben annemi hiç tanımadım. Anne kucağı nedir, bilmiyorum. Yüzünü hiç görmedim. Güzel miydi bari? Nasıl bir yüz yapısına sahipti kim bilir? Bana benzer miydi? Ya da ben benzer miyim anneme? Zihnimde tek bir kare görüntüsü bile yok. Anne, sadece filmlerde gördüğüm bir figür benim için... Bir çocuğun annesine sımsıkı sarılıp ağladığı ya da sabır sınırlarını zorlayacak derecede annesine nazlanışı bize çok yabancı. Acaba annem olsaydı ben de ona sığınıp şöyle doya doya ağlar mıydım içimin göynüdüğü vakitlerde? Annemin olduğu bir evde beni severler miydi? Bilmiyorum. Çünkü o duyguya da çok uzağım. Odadan dışarı çıktığımda zorluyorum yeniden çocuk beynimi... Zihnimdeki tüm hatıraları zorluyorum... Bölük pörçük görüntüler hafızama konmaya başlıyor... Hayal meyal hatırladığım bir kadını zihnimde tanımaya çalışıyorum... Elimden tutuyordu... Göz göze geldiğimizde sürekli yüzüme gülümsüyor ve kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. Öpüp kokluyordu. Ardından koluma tükenmez kalemle bir saat çiziyordu... “BÜTÜN YETİMHANELERDE MÜDÜRE ‘BABA’ DERLER” Ya babam? Babamı da hiç tanımadım. Hayatta babam var mı, onu da bilmiyorum. Yaşıyor ise kim bilir nasıl biri? Yüzünün şekli, boyu posu, konuşması, giyimi kuşamı, zevkleri, davranışları... Ya babam yoksa? O zaman zaten hiçbirinin bir anlamı yok... Bu kitabın bile! Kendimi bildim bileli bu dört duvar arasındayım. “Yetiştirme yurdu” diyor dışarıdaki insanlar buraya. Biz ise bu dört duvar arasında diğer kimsesiz çocuklarla birlikte bize bakıcılık yapan görevli kimselerin yönetiminde yaşıyoruz. Bize sunulan bu hayatı oluşturmada bizim hiçbir rolümüz yok. Her evde bir anne ve baba vardır kardeşlerden başka. Burada kardeş olmasa da kardeş gibi arkadaşlar var. Bakıcılar değil; öğretmenler var, hemşireler var, okul müdürü var. Hepsi var ama “anne” ve “baba” yok. Çünkü burası bir yetiştirme yurdu ya da çocuk yuvası. Bize de “geniş bir aile” diyorlar. Ancak esasında geniş bir aile değil; yurt müdürü, öğretmenler, görevli personel ve biz sahipsiz ve kimsesiz çocuklardan oluşan bir topluluğuz. Evet, dışarıdan bakıldığında ‘aile’ gibiyiz. Yedi ila on sekiz yaş arası ama annesi ve babası olmayan ya da yanlarında bulunamayan kimsesizlerden oluşan bir aile. Yurt müdürüne biz ‘baba’ diyoruz. Hani ailenin en tepesindeki kişidir kendisi. Baba şefkati verdiğinden mi acaba? Değil... Otoriteyi temsil ettiği için böyle söyleniyor olmalı. Bütün yetimhanelerde müdüre “baba” derler. Yazısız bir kuraldır bu. Eğer konuya ‘aile’ formatında bakacak olsaydık şayet arkadaşlarım, benim kardeşlerim sayılırlardı. Çünkü onlarla birlikte yiyor, onlarla birlikte eğleniyor, onlarla birlikte oyun oynuyor, onlarla birlikte okula gidiyor ve geceyi gündüzü birlikte yaşıyorduk. Derdimizi birlikte paylaşıyor, aynı acıyı birlikte hissediyoruz. Düşünüyorum da eğer bir ailede yaşamış olsaydım ben ağabey mi olurdum yoksa kardeş mi? İyi bir kardeş mi olurdum, kötü bir ağabey mi? İnanın, bu konuda hiçbir fikrim yok. Peki ben niye buradayım? Yani yetiştirme yurdunda ne işim var? Hayatım neden dört duvar arasında geçiyor? Bu çocuk yuvasına beni kim bıraktı? Oradan da yetiştirme yurduna niye gönderildim? Ailem hakkında niçin tek bir bilgiye dahi sahip değilim? Bu soruların cevabı bana Ağrı Dağı’nın zirvesi kadar uzaktı. Bildiğim bir şey varsa insanlara karşı biraz öfke, biraz kırgın daha doğrusu hayata biraz küskün olduğum. Çünkü çocuk olarak bizler için annesizlik ve babasızlık belki hayatın en büyük cezasıydı. Hayatta bir çocuk için en önemli iki varlık olan ‘anne’ ve ‘baba’ bizim için olmayan iki varlıktı. Bu iki kutsal varlıktan ayrı yaşamak zorunda kalışımız yetmezmiş gibi bir başka üzüntü daha yüklüyordu insanlar o minik omuzlarımıza. Kimsesiz çocuk... Yetiştirme yurdu çocuğu... Anası babası olmayan çocuklar... Yine cevabını bulamadığımız bir sorun daha yaşıyorduk ben ve benim gibi olanlar...” Demirhan Kadıoğlu, yetiştirme yurdu çocuklarının gerçek hikayesini tüm gerçekliğiyle yansıttığı Yetiştirilmiş Hayatlar isimli kitabında, yetiştirme yurtlarının 60’lı, 70’li, 80’li yıllardaki halini de gözler önüne seriyor. 

 

zamanecocuk.com

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

öğretmen, eğitim, haber, meb, kamu, e okul, öğretmenler, sendika, psikoloji, sağlık, ekonomi, kamuhaber, meb haber, öğretmen haber, eğitim haberleri, öğretmen sorunları, eğitim psikolojisi, milli eğitim, kamu haber